.
İÇERİK  
  Ana Sayfa
  İletişim
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA...
  EPHRAIM KISHON- Yazar
  HALE KUNTAY - Çevirmen
  KISHON USULU ROMEO JULIET
  ROMEO ve JULİET -III.PERDE V. SAHNE
  ŞARKI SÖZLERİ
  KISA KISA
  MERAKLISINA SEÇME ROMEO JULIET'LER
  "TARLA KUŞUYDU JULIET" OYUNU ÜZERİNE
  TARLA KUŞU VE BÜLBÜL
  LUCRETIA
  RAPE OF LUCRECE
  MEKANLAR
  ELIZABETH DÖNEMİ LİRİK ŞİİRLERİ
  TÜM ZAMANLARIN YAZARI
  SHAKESPEARE'S STRATFORD
  PORTRAITS OF SHAKESPEARE
  KATOLİK İNANCINDA EVLİLİK
  AŞKIN HALLERİ
  AŞK VE EVLİLİK: ÇOĞALMANIN DÜŞÜNYAPISI
  YAHUDİLİKTE EVLİLİK VE BOŞANMA
  EVLİLİK VE AİLE
  SEKS VE İLİŞKİ
  İTALYAN MUTFAĞI VE MAKARNA
  YEMEKLERİN TOPLUMSAL İŞLEVLERİ
  YEME VE CİNSELLİĞİ DÜZENLEYEN LİMBİK SİSTEM
  FREUD'TAN..
  KUTSAL EVLİLİĞİN KAYNAKLARI
  AŞK UZERİNE MARAZÎ BİR DENEME DAHA
  PSİKİYATRİK AÇIDAN EVLİLİK VE CİNSELLİK
  SHAKESPEARE' DE EROTİK ÖGELER
  SHAKESPEAR'İN OYUNLARINDA SİYASET
  YEME EYLEMİ VE CİNSEL UYARICILAR İLİŞKİSİ
  SHAKESPEARE' İN HAYATTAYKEN YAPILAN TEK PORTRESİ
  OYUN HAKKINDA GÖRÜŞLER



																							
EVLİLİK VE AİLE

"EVLİLİK" VE "AİLE"

 


KAYNAK:Erwin J. Haeberle /  The Sex Atlas /  SAY YAYINLARI / Türkçesi: Mesut Akın /Ocak 1993


Çoğu genç Amerikalı, evlenip bir aile kurabilme zamanını bekliyor. Başka bir deyişle, karşı cinsiyetten bir kişiyle yaşamı boyunca mutlu olmayı ve onunla kendi apartmanlarında ya da bir evin çatısı altında, anababalığın sevinçlerini paylaşabilme umudu içinde yaşıyorlar.

Bu bekleyişlerin tümü öyle doğal, basit ve pekâlâ haklı görünüyor ki, başka kültür ve zamanlardan genç insanların çoğu kez, oldukça farklı şeyler hissettiklerine inanmak zor gelebilir. Oysa, tarihçi ve antropologlardan öğrenebildiğimiz kadarıyla günümüzdeki evlilik ve aile biçimleri nispeten yeni olup, kesinlikle evrensel değildir. Örneğin, bazı Batı dışındaki toplumlarda, insanlar aynı cinsiyetten bir kişiyle, hatta karşı cinsiyetten birden fazla eşle evlenebilir; evlilik tamamen mutluluk, aşk, cinsel ilişki ya da üremeyle ilgili olmayabilir. Yeni bir ev, ocak, bir çatı kurmaya götürmeyebilir ve daha başlangıçta yalnızca geçici bir anlaşma olarak planlanabilir.

Aynı nedenle, geçmişin bazı toplumları da, bir aile yalnız anababa ve çocukları değil, aynı zamanda hizmetçiler, arkadaşlar ve sürekli konukların yanısıra, birtakım yakın ve uzak akrabaları da içerir. Öte yandan, bazen çocukların doğal ana ya da babaları aileden hariç tutulur ve «dışarıda» bilinmeden kalırdı. Gerçekte, bazı durumlarda «resmi» koca ya da karıların kendileri bile çocuk olup, resmi evlatlarından da gençtiler.

Bu birkaç gözlem, sanki herkes için evlilik aynı anlama geliyormuş gibi, evlilik ve aile üzerine soyut biçimde konuşmanın fazla bir anlamı olmadığını göstermek için yeterli olabilir. Ancak, evlilik ve ailenin dünyada çok farklı biçimleri ve çeşitli tipleri olduğu da akılda tutulmalıdır. Kısacası, herhangi bir kurala uymayan, düşünemeyecek kadar çok istisnai durumlar vardır. Evlilik ve aileyi gerçekte tanımlamak ve hatta açıklamak çok zordur.

Her şeye karşın, bilginler, evlilik ve aileyi sık sık onların açık işlevlerine dikkat ederek açıklamaya çabalamıştır. Gerçekte kadın ve erkek arasındaki cinsel ilişkiden çocukların üretilebilmesi ve bu çocukların kendilerini geçin-direbilmeden önce yetişkin olabilmek için yıllarca bakım ve korunmaya ihtiyaç duymaları biyolojik bir olgudur. Böylece, onların tüm olası çeşitleriyle, evlilik ve ailenin, çocuğun uygun bir biçimde büyümesini sağlayan, yani insan türlerinin bekaası için gerekli olan doğal ve kaçınılmaz kurumlar olduğunu göstermiş olduk. Gerçekte iki kurum da tüm üyeleri arasında ekonomik işbirliği, karı ve kocanın arkadaşlığı ve cinsel doyum sağlama gibi birçok ek yararlı işlere hizmet etmek için kurulmaktadır. Ayrıca, başka rastge-le barbarca ilişkilere yol açabileceğinden, evliliğin, insanın davranışını sınırlaması, düzenlemesi ve arındırması eğilimi duymasından dolayı geniş topluluğun böyle bir anlaşmadan, yani evlilikten yararlanacağı söylenmektedir. Aynı nedenle, statik bir aile yaşamı, çoğu kez toplumsal huzurun en sağlam güvencesi olarak görülmektedir.

Gerçekte, daha yakın bir gözlem yapılırsa, tüm bu değerli amaçların aynı zamanda evlilikler ve aileler olmaksızın da üstesinden gelinebileceği açık olarak görülür. Çocukların anababalarına bağlı olmaları gerekmez, aynı zamanda profesyonel hemşireler, çocuk bakım evleri, okullar ve benzer kurumlarca pekâlâ yetiştirilebilirler. Cinsel doyum ve arkadaşlık, evlilik dışında da kurulabilir ve ekonomik işbirliği her türden insan arasında her tür yolla başarılabilir. Cinsel davranış, dinsel ve dünyevi otoritelerce düzenlenebilir ve toplumsal huzur, bir kurum olarak aileye daha az değer veren ve herkesin bazı doğrudan totaliter denetimlerle herkesin nesne olduğu bazı toplumlarda korunabilir.

Öte yandan, henüz yukarıda da vurgulandığı gibi, yerkürenin kimi kısımlarında evlilik kurumu uzun zamandır Batılı gözlemcilerin onlara bir anlam veremediği, işin içinden çıkamadığı şaşırtıcı özellikler gösterdi. Örneğin, evliliğin, çocukların kendi anababalarınca yetiştirilmesini sağladığı teorisinin bazı çok acayip «babalık» belirleme kurallarınca belli toplumlarda tersi ortaya koyulmuştur. Böylece Levirete (yani kardeşinin dul karısıyla bir adamın zorunlu evliliği,) pratiğini yaşayan eski İsrailliler arasında, ölü bir adam karısı ve kardeşinin evlenmesiyle olan çocukların babası oluyordu. Benzer bir örnek, Güney Hindistan'da, Nayar'lar arasında, genç bir kız, hiçbir zaman hamile bırakma şansı olmayan bir adamla evlendirildi, ancak her şeye karşın daha sonra adam onun tüm çocuklarının babası oldu. Başka canalıcı bir örnek de, Güney Sudan'da, Nuer'ler arasında, bir kadın başka bir kadınla evlenebilirdi ve dışardan bazı erkeklerin de çocukları olan kadının çocuklarının babalığı kabul edilirdi. Bundan başka, cinsel ilişkinin, evliliğin temeli ya da nesnesi olduğu inancı, yetişkin erkeklerin daha bebek halinde kızlarla evlenmesine izin veren Mojave yerlilerinin örneğini kabul etmesiyle değerini yitirdi. Son bir örnekle açıklamayı bağlayalım: Sibiryalı çukçiler arasında, izin verilen bir sevgilisinden hamile kalan bir kadın, onunla evlenmeyebilir, aynı zamanda bir bebeğin kocası, onun kendi çocuğundan yaşlı değildir ve yine o, onların her ikisini de emzirerek besleyebilir.

Bu geleneklerin bir açıklamasını aramak yeteri kadar garip geliyor. Ancak kişi aransa da nihayet onların benzemezliklerine karşın, ekonomik nitelikli ortak bir paydaya sahip olduklarını bilir. Yani, yukarıdaki örneklerin tümünde, evliliğin biyolojik akrabalık ya da cinsel eş olmayla önemsiz bir yanı olmasına karşın, bunların yerine toplumsal meşruiyet, resmi aile bağları, mülkiyet hakları ve miras yasalarıyla ilgisi olduğu görülür. Kısacası, evlilik statüler ve zengiliğin korunması ve düzenli geçişi için bir yöntemdir. Evliliğin özel biçimi, her toplumun siyasal örgütlenmesine bağlıdır. Bu gözlem, sırasıyla bazı bilginleri evliliğin kökenini ve gerçek temellerini ekonomik olarak tanımlamak için harekete geçmiştir. Friedrich Engels'in 1880'lerde yazdığı Ailenin, özel Mülkiyet ve Devletin Kökeni adlı yapıtı, bu yaklaşımın en iyi örneği olarak bilinir.

Oysa, evlilik ve ailenin gelişiminde ekonomik etkenler kuşku duyuiama-yacak bir biçimde önemli bir rol oynarken bunlar onlar hakkındaki her şeyi açıklayacağına da dikkat edilmelidir. Örneğin, eğer yalnızca ekonomi gözö-nüne alınsaydı, aynı-cinsten evliliklerin uzunca bir zamandır tüm dünyada yaygın olması gerekecekti. Oysa, bunun yerine, evli eşler hemen hemen her zaman farklı cinsiyetten olmaktadır. Vurgulanması gereken başka bir nokta da şudur; evlilik çoğunlukla cinsiyetler arasında bir işbölümü gerektirirken, insan işbölümünün pratikte nasıl çalışacağı üzerine asla kehanette bulunamaz. Bir toplumda «erkeklerin işi» olan, başka bir toplumda kadınların işi ya da tersi olarak adlandırılabilir. Tüm eşlerin ve annelerin her yerde yaşamlarını çocuklarının bakımı, evin yaratıcısı olarak geçirdikleri ya da tüm kocalar ve babaların tedarikçi olarak ev dışında çalıştığı gerçek değildir. Modern antropologlar bu rollerin tersine döndüğü kültürlere tanık olmuştur.

Koşullar gereğince, hâlâ başka açıklamalar yapmaya zorlanıyoruz. Nitekim, bazı çağdaş bilginler bizim tam koca ya da anababa ve çocuklar arasındaki ilişkilerden ötelere bakmamızı önermektedirler. Evlenmenin bundan daha iyi olacağı görünüyor. Gerçekte herhangi bir kişinin soruna bir açıdan bakması, sorunla doğrudan ilgili olmuyor. Örneğin, Fransız Antropolog Claude Levi-Straus, damadı sağlama almak dışında, evliliğin bir karı elde etmek amacından öteye gitmediği duruma, Yeni Gine yerlilerince verilen ilginç bir ipucunu kanıt olarak gösteriyor. Buna göre Levi-Straus, evliliği, evlilikle kazanılan karşılıklı akrabalığın daha geniş bir toplumsal eylemde rol oynaması için iki saygın ailenin kullandığı piyon olarak tanımlar. Bu, gerçekte bir paradoksa değindiğimiz anlamına gelir: Evliliğin aileyi ürettiği bir gerçek olmasına karşın aynı zamanda aralarında anlaşmalar yaparak ailelerin evlilikler ürettiği gerçektir. Böyle genişleyen anlaşmalar uygarlığın önkoşuludur. İnsanlar yakın kan bağı olan akrabaların ötesinde başka insanlarla sistematik olarak yakın ilişki kurmanın bir yolunu bulmasalardı toplumsal ilerlemenin de bir yolunu buldular. Böylece aileler daha geniş gruplar oluşturmak için birleştirildi ve insan ırkının kalımı sağlandı. (Ayrıntılı bilgi için A.S. ve J.H. Skolnicklin Reference and Recommended Reading âdı altında sundukları antolojilerinin Levi-Straus, «Aile» bölümüne bakınız. Bu deneme daha önce H.L Shapiro'nun hazırladığı (Newyork 1956) «İnsan, Kültür ve Toplum»da çıkmıştır.)

Levi-Strauss'un ensest tabusu üzerine açıklamalarının herkesçe kesin olarak kabul edilmediğinin belirtilmesi gereklidir. Öte yandan, onun toplumda ailenin yeri üzerine verdiği sonuçları su götürmez biçimde gerçek görünüyor; anababa ve çocuklardan oluşan küçük aile, toplumun doğal temel parçalarından biri, köşetaşı ya da birleştirici çimentosu değildir. Ancak çoğu kez düşüncesizce öyle sayılıyor. Gerçi bir toplum onu meydana getiren bireylerden başka, herhangi bir aileyi içermez, yani toplumu bireyler oluşturur. Eski model bir toplumun, devlet ya da ulusun, insanlardan ya da insan gruplarından oluştuğu yanlıştır. Toplumlar, devletler ya da uluslar, ihsanlardan değil, ilişkilerden oluşur. Ve bu ilişkiler basitçe sayılar eklenerek anlaşılamazlar. Aileye gelince, toplumun gerisiyle onun ilişkisi açıkça statik olmaktan uzaktır. Aileler zorunludur, ancak bu onların sürekli olması anlamına gelmez. Tersine, toplum sürekli olarak oluşur, parçalanır ve evlilik-lerce yeniden oluşturulup yaşar gider. Yetişkinler, kendi sürekli aile birimlerini bulabildiği ve öyle devam eden sadece evlilikle onlara armağan veren sürekli bir aile biriminde çocuklarla yaşarlar.

Böylece, her evlilik üçüncü, yeni bir aile kurar ve aynı zamanda birbiri arasında bağ olan damat ve gelinin aileleri arasında ikiye ayrılır. Bununla birlikte, tüm girişim noktası toplumsal yükümlülüklerin değişiminin yerinden sıraya sokulması ve nakledilmesinin sürekliliğidir. Strauss'un onu Kutsal Kitap'tan aktararak özetlediği gibi, «sen herhangi bir toplumun işlevi ve kuruluşu için gereken demir kuralı ana ve babanın sağlamasına bırakırsın.»

Oysa birçok eski ve yeni düşünürün bu «demir kuralı» Levi-Straus'un aktardığından çok daha tam anlamıyla uygulanmasını istemesi oldukça ilginçtir. Yani Platon'dan K'ang Yu-wei'ye değin tarih boyunca ütopyacı filozoflar, evlilik ve ailenin birlikte ortadan kalktığını görmek istediler. Bu yüzden çocukların hemen doğduğu günden sonra anababalarından alınması gerekliydi. Örneğin Platon'un Devlet'inde kadınlar ve çocuklar ortak oluyordu. Öyle ki, anababalar kendi çocuğunu, çocuk da anababasının kim olduğunu bilmeyecekti. Sonuç olarak, tüm aile duyguları topluma taşınacaktı. K'ang Yu-wei'de Büyük Eşitlik Kitabı'nda (1935) çocukların genel kurumlarda yetiştirilmelerini savunuyor ve ailelerin, insan doğasının yetkinliğini engellediğini ileri sürüyordu. Benzer duygular, belli dinsel liderlerde dile getirilmektedir. Gerçekte, evlilik bağları ve aile sadakatlarıyla insan çabalarının engellendiğini görüp onu çözmeye ya da değerini artırmaya çalışanların ne kadar çok olduğu dikkat çekicidir, işte, Kutsal Kitaptan öğrenebildiğiniz gibi, İsa, toplumsal kurum olarak aile ve evliliğe karşı oldukça kayıtsızdı. O, bekârları, evlenmeden kalanları uyardı, arkasından kendi akrabalarını terketti ve hiçbir zaman onlara herhangi bir özel saygı göstermedi. (Matt-hew-12: 46-50) Bazı gençler onun izdeşi olmak istedikleri zaman O, onlardan ailelerini önemsemeyip kendilerini bütünüyle davaya vermelerini istedi. Hatta izdeşlerinden birine «Git Tanrının hakimiyetini anlat, gidip babanın cenazesiyle zamanını boşa geçirme» diyordu. (Luka 9: 59-60). Bu duruma göre ilk Hıristiyanlar genel olarak aile ilişkileri ve ile yaşamı üzerinde fazla durmadılar. Nasıra'da yakın bir «Hıristiyan Aile» kavramı ve pastoral «kutsal aile» imgesi daha sonraki tarihsel dönemlerin ürünüdür.

Kuşkusuz ailelerin bir bireyin elinden tuttuğu ve onların hırslarını engelleyebildiği, insiyatiflerin bastırabildiği, kişisel gelişimlerini durdurabildiği ya da soylu amaçları sabote edebildiği üzerine önemsiz bir kuşku vardır. Arası-ra aileler tamamen yıkıcı olabilirler. Aynı zamanda değişmez aile sistemlerinin çoğu kez eşitsizliği artırıp derinleştirdiği de açıkça görülür. Kısacası, aile çok tutucu bir kurumdur ve çoğu kez bütünüyle olacak olan hakim toplumsal düzene hizmet eder. Aynı-nedenle devrimciler, reformcular ve toplumsal düşçüler çoğu kez sabırlarını kaybederler. Aile bağları, hatta daha iyisi olmak anlamındaysa ani toplumsal değişim yoluna girmeye yönelir.

Öte yandan, er ya da geç herhangi bir büyük toplumsal değişim aynı zamanda aileyi etkiler. Bu olgu bugün toplumumuzda aile ve evliliğin iyi reklamı yapılan «bunalımları» olarak gösterilir. Biz şimdi sık sık yakın tarihimizin teknolojik ve politik değişiminin aileyi çöküntüye götürdüğünü ve bu çöküntünün de eninde sonunda toplumumuzu çöküşe götüreceğinin söylenildiğini duyabiliriz. Oysa bu iç karartıcı kehanetlerin gerçek olması gerekmez ve hatta yanlış varsayımlar üzerinde de kurulmuş olabilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, aile ve toplum, birbirleriyle statik bir ilişkiyle ayakta durmaz, ancak dinamik bir gerilimle, gerçekte kesin yeniden düzenlemelerle karşılaşan yaratıcı bir dengeyle varolurlar. Böylece, biz şimdi aile ve toplumun taleplerinin yeni bir denge bulmaya zorlandığı başka bir aşamaya geçebiliriz.

Aşağıdaki sayfalar, bu ve başka sorunların daha ayrıntılı bir tartışmasına ayrılıyor. Anlaşılsın diye, evlilik ve aile aynı bölümlerde inceleniyor. Bununla birlikte, bu bölümlerin her ikisi de bazı tarihsel ve karşı-kültürel gözlemler sunuyor ve doğacak olasılıkları belirtiyor.

EVLİLİĞİN ANLAM VE BİÇİMLERİ

 

İngilizcede, Latince Maritus: Koca'dan gelen evlilik (marriage) ile Latince mater ana'dan gelen evlenme (matrimony) sözcükleri burada tartışmaya çalıştığımız fenomenin anlamı ve kökeni üzerine bize herhangi bir ipucu ver-

mez. Kuşkusuz, aynı şey, başka Avrupa dillerinde kullanılan Latince kökenli benzer terimler için de geçerlidir.

Farklı toplumlarda ve farklı tarihsel dönemlerdeki evlilikleri karşılaştırdığımız zaman, evli eşlerin her yerde birbirlerine karşı çok açık görevleri olduğunu görürüz. Bu görevler her zaman ayrıntılarıyla belirtilmeyebilir, ancak bunlar iyi anlaşılır ve her durumda severek uygulanır. Bu nedenle, insanlığın bildiği tüm evliliklerin çeşitli biçimleri için bir ortak payda arasaydık, pekâlâ onu karşılıklı yükümlülük temelinde bulabilirdik. Doğal olarak, birçok farklı biçimlerde görünebilir her yükümlülük. Teklifsiz, resmi olmayan bir sessiz anlaşmadan çıkabilen popüler bir kutlamayla herkesin görebileceği, duyabileceği biçimde ilan ediliyor olabilir. Ve çifti de aşarak evlatlarına her iki tarafın ailelerine, hatta tüm topluma yayılabilir. Sürekli sayılabilir ya da karşılıklı anlaşma uyarı tek taraflı hareketle sona erebilir. Bazıları eşler evli oldukları sürece karşılıklı yükümlerin varolduğunu resmen tanışa, bunların hiçbiri sorun olmaz. Erkek ve kadının aşk yaptığı ve aşksız çocuklara sahip olduğu durumda bir sorun, bir oynaşma bir aşk macerası ya da bir birlikte yaşama durumu sözkonusu olabilir ama bir evlilikten söz edemeyiz.

Görebildiğimiz gibi, evlilik, ev kadınlığı, cinsel ilişki ve doğurmadan çok daha başka şeyi ilgilendiren çok özel bir fenomendir. Kendi kendilerine, bu doğal insan etkinlikleri bir evlilik oluşturmaz. Onun gerçek anlamı toplumsal yaptırım ve bekleyişlerden türer. Gerçekte, bekleyişler bir başka toplumda değişseler bile evlilik onun değişmesiyle sınırlıdır. Bu nedenle, kesinlik ifade etmeyen biçimlerde evlilik üzerine konuşmak çok yararlı değildir. Evliliğin işlevlerini ve olası biçimlerini tanımlamak ve listelemek çok daha işe yarayacağa benziyor. Burada, sınırlı amaçlarımız için basit bir sınıflandırma yapmakla belki en iyiyi bulmuş oluruz.

GELENEKSEL OLARAK, BİLGİNLER EVLİLİĞİ DÖRT TEMEL TİPE AYIRIYORLAR

1  -   Monogami (tek eşle evlilik)

2  -   Polijini (bir kocanın birkaç kadınla evliliği poligeni)

3  -   Poliandri (birkaç kocanın tek kadınla evliliği çok eşle evlilik)

4  -   Grup evliliği (birkaç kocanın birkaç kadınla evliliği)

Monogami, bugünkü egemen evlilik biçimidir. Polijini ve Poliandri (her ikisi birlikte Poligami olarak adlandırılır) artık azalıyor olmakla birlikte, dünyanın çeşitli kısımlarında görülmektedir. Grup evliliği her zaman ender olmaktadır.

Viktorya çağında dört temel evlilik tipinin insan evriminin farklı aşamalarını temsil ettiğine inanılırdı. Böylece, ilk insanlar grup evliliğine geçmeden önce rastgele ilişkiler kurdukları bir aşamadan geçtiler. Uygarlığın gelecek aşamasında onlar, poliandri diye karekterize edilen anaerkil bir aşamaya girdiler. Bu sırayla, polifinin hakim olduğu babaerkil aşamayla ve sonunda insan ilerlemesinin başarısının tacı olarak monogaminin ortaya çıktığı tek eşle evlilik aşamasınca izlendi, şimdiye değin bu çekici kuramı sağlama bağlanmadı; oysa, dört evlilik tipinin en erken çağlardan beri ekonomik ve teknolojik koşulların tüm çeşitleri altında varolduğunu öğrendik, bu arada. Bazı çok «ilkel» insanlar, bazı «uygarlaşmış» insanlar çok eşle evli olmakta ve bunu hâlâ devam ettirirlerken, her zaman tek eşle evlilik (monogami) pratiğini sürdürdüler. Dahası, biz şimdi evliliğin bu dört temel türünün birkaç türde görünebildiğini de anlıyoruz. Örneğin, ömür boyu ayinsel bir birlik olarak süren monogami ile geçici bir sivil anlaşma olarak ele alınan monogami arasında oldukça önemli bir farklılık vardır. Polijini, bir adamın bir kapatma olduğu zamanla ya da kardeşinin dul karısıyla evlendiği zaman, ya da onlar farklı ailelerden gelip ayrı evlerde yaşamaya çabaladıklarında görülen örnekler gibi, farklı koşullar altında çok farklı şeyleri kastedebilir. Poliandri de bir kadının birkaç kardeşiyle evlenmesi, onlardan yalnızca en yaşlı olanın çocuklarının resmi babaları olması, ya da kadının hepsine eşit haklar vermekten hoşlandığı, birkaç akraba olmayan erkekle evlenmesini kastedebilir. Grup evliliği, çok eşle evlilik pratiklerinin doğal bir sonucu olarak kazaen ya da bilinçli bir «bilimsel» deney de olabilir.

Bununla birlikte, bugün monogaminin bir ya da birden çok çeşidinin her zaman evliliğin en yaygın tipi olduğu üzerine önemsiz bir kuşku var. Grup evlilikleri olsun poliandri olsun, her ikisi de yalnızca az sayıda kültürlerde kurulmuştur ve birçok toplumda izin verilmesine karşın, polijini hemen hemen her zaman daha zengin sınıflarla sınırlanmıştır. Gerçekte, birden fazla karı satın alıp sonra da onların yükünü çekmek asla ucuz olmamıştır. Kuşkusuz, bazen, kadınların işçi olarak sahiplerinden daha çok kazandığı da olmuştur, ancak böyle durumlarda bile kocalarının güçlü ve etkili olması gerekti, ya da kadın kendisi için böyle bir avantaj yaratmış olamazdı. Başka erkekler de aynı ayrıcalık üzerine ısrar edecekti ve bu ayrıcalık bağışlanmış olamazdı, çünkü «doğal olarak» her erkek için aşağı yukarı yalnızca bir kadın vardı. Erkekler ve dişiler arasındaki biyolojik denge hemen hemen yakındı ve bu yüzden poligami yalnızca ayrıcalıklı koşullar altında serpilebilirdi. Böyle koşullar yeni doğan dişi bebeklerin öldürülmesi âdetinden, sık sık yapılan ve birçok erkeğin öldüğü savaşlardan, ya da az sayıda kişinin özel prestijini sağlayan dinsel ve politik inançlardan kaynaklanabilirdi. Oysa, koşulların «normal» olduğu, insanlara önemsiz bir eşit şans verilen yerlerde tek eşle evlilik gözde eğilim olur.

Bu olgulardan yaklaşımla, insan tek eşle evliliklerinde her zaman mutlu ya da her durumda pratik olacağı sonucunu çıkarması gerekmemesine karşın, kişi, monogamiyi evliliğin «doğal» biçimi olarak görebilir. Gerçekte, monogami üzerinde çok katı biçimde ısrar eden toplumlarda bile evlilik öncesi ve evlilikdışı ilişkilere karşı resmi olmayan bir hoşgörü vardır çoğu kez. Başka toplumlar daha hoşgörülüdür ve monogamiyi başlangıçta «esnek» ya da «açık» bir kurum olarak oluşturur. Ek olarak, aynı zamanda onlar evliliğin başarısız olduğu durumda boşanmalara izin verebilir. Her durumda, deneyler insanın monogaminin tek bir biçimini ya da her yerde tüm erkek ve kadınlar üzerine evliliğin tek bir biçimini empoze edemeyeceğini göstermişe benziyor. Kuşkusuz herkesin gönlünde yatan bir ideal vardır yaşamda ortaya çıkan ama bazı yaratımlara ve deneyimlere de izin vermek gerekir.

Her şeye karşın, karı ve kocaların en büyük cinsel hoşgörü verildiği durumda bile evlilik her zaman önemli sayılır ve evlilikdışı birliktelerden açıkça ayırt edilir. Yani, genel olarak konuşursak, insanın evli kaldığı sürece evliliklerini nasıl düzenlediği, çabaladığı ya da değiştirdiği zor bir konudur. Ayrıntılar, bir kültürden başka kültüre göre derinleşebilir, ancak ilkenin her yerde aynı olduğunda kuşku yok; evlilik de iyidir ve desteklenmelidir. Örneğin, belli toplumlarda evli kişiler, evde kalmış kız ya da bekâr erkeklerden daha ağırbaşlı bir durumda olmaları için evliliğe uygun elbise giymeye zorlanır. Aynı nedenle, evli durumda olanlar çoğu kez özel ayrıcalıklar taşır, görkemli evlenme törenleri ya da masraflı nikahlarla kutlanırlar. Bizzat, bu kutlamalar için çoğu kez önceden ısmarlanan elbiselik kumaşlar istenir ve bunlarla uygun elbiseler yapılır. Kısacası, insanın gerekli gördüğü bazı onayla-

maları için başka herhangi bir insan ilişkisinden evliliği farklılaştıran özel bazı şeylerin olduğu görülüyor. Bunların hepsi evliliğin sadece karı-kocanın yararı için varolmadığını ve daha başka kişisel gereksinmelere hizmet ettiğini gösteriyor. Yerini açık toplumsal bir ilgi alıyor. Bu ilginin sadece biçimi değil, aynı zamanda evliliğin anlamını yansıttığını ve ikincisinin bu nedenle sadece kişinin, onun bireysel ve toplumsal görünümlerinin her ikisini birden saydığında anlaşılabileceği daha açık görülür.

Kuşkusuz günlük yaşamda evliliğin eksiksiz tanımında ya da olası imalarının tümüne çok üzülmeksizin konuşuyoruz. Uzman kimseler bile fenomenin farklı yönlerini aydınlatmaya çalıştıkları halde çoğu kez bilerek belirsiz kalıyorlar. Böylece, bu çerçeveye bağlı olarak, evliliğin çok farklı bakış açılarından, çok farklı terimlerle tanımlandığını görebiliriz. Örneğin, Amerikan hukuku evliliği, bir kurum, bir statü ve bir anlaşma olarak çeşitli biçimlerde tanımlayabilir. Buna göre bu ülkede bugün politikacılar «evlilik kurumunu» övüyor, bürokratlar öteki insanlara «evlilik statülerini» açıklamalarını istiyorlar ve avukatlar müşterileri için, ilerde belli haklar ve görevlerden söz edebilmek amacıyla resmi evlilik sözleşmeleri düzenliyorlar.

Gerçekte, evlilik sözleşmeleri ne yenidir ne de Amerika'ya özgü bir şeydir. Dünyadaki birçok toplumlar yazılı evlilik anlaşmalarını bilmektedir, gelinle damat arasında ve sonra da saygın aileler arasında değilse bile. Gerçekte feodal dönemde bir evlilik anlaşması tüm kabileler ve halklar arasında bir ittifakı onaylama anlamına gelebilirdi. Şimdi böyle motifler hâlâ toplumumuzun üst sınıflarınca daha ılımlı ölçülerde oluşturuluyor. Böylece, evlilik sözleşmeleri alışılagelmiş bir unsur olarak büyük ailelerin şanslarının birliğini ya da olası yitimini ilgilendiren durumlarda kullanılıyor. Gerçekte, bu durumlarda evlilik yalnızca iki kişinin değil, belki düzinelerce ya da yüzlerce kişinin yazgısını belirleyebilir. Bununla birlikte, kural olarak bu sözleşmeler yalnızca ittifaklar, mali yerleşimler, miras vb. gibi dışsal durumları kapsar, onlar uygun anlamda evlilik konusuna pek seyrek değinirler ve karşılıklı sorunlarla ilgilenmezler. Bu nedenle onlar aslında salt ihtiyat tedbirleri ya da güvenlik ölçüleridir. Bu ölçüler evliliğe eşlik edip korur ama onu oluşturmaz.

Bu temel farklılık her zaman açıkça algılanmamaktadır. Öte yandan, evlilik, bir birlikteliğin sözleşmeler yoluyla korunması, rehberlik edilmesi, hatta bazı sözleşme niteliğinde elementler içermesi olgusu, kimi modern gözlemcilerin evliliğini bizzat kendisinin sözleşmeden başka bir şey olmadığına inanmaya götürmüştür. Bu bakış aynı zamanda öteki kültürlerdeki belli âdetler ve düzenlemelerle desteklenmişe benziyor. Örneğin, İslâm hukuku evliliği açıkça «cinsel ilişkinin ve çocuğun yasallaşması için bir sözleşme» (nikâh) olarak tanımlıyor. Aslında bu kesinlikle özel bir konudur, dinsel tören istemez ve belli koşullar altında sonuçlandırılabilir. Oysa, bu belirleme hiçbir zaman ayrıntılı olmaması ve dogmatik olarak okunulmaması gerektiği anlamına gelmez. Gerçekte mutan evlilikler âdeti çocuğun doğumu için sözleşmeye gerek olmadığını gösterir. (Ayrıntılar için «İslam Ülkelerinde Evlilik»e bakınız.) Bundan başka, babaların isteksiz kızları için zorunlu evlilik sözleşmesi yapması İslâm ülkelerinde olası olduğundan, sözleşme yapan tarafların her zaman damat ve gelin olduğu varsayılmamaktadır. Benzer bir şekilde, Ortaçağ Avrupasının başlarında, evliliğin, kadıpın, babasından kocasına Lordluğu geçirme amacı taşıdığı durumda, gelin sözleşmede bir taraf değil, onun daha çok nesnesi durumundaydı. Gelinin yazgısı yalnızca evliliğe dinsel bir anlam veren ve ona kutsal bir statü tanıyan kilisenin etkisi altında değer kazandı.

Bir kere, evliliğin kutsal bir karakter taşıdığını söylemeye gerek yok, o artık sözcüğün herhangi bir anlamında, bir sözleşme olarak adiandırılamaz-dı. Her şeyden önce evlilik bir zerafet aracıydı ve böylece onun özü herhangi bir resmi tahakküm altında değil, onları «tek can» yapan her iki eşin karşılıklı kararı altında yatıyordu (Mark, 10.8). Bu, anababanın etkisi ve ekonomik değerlerin önemini azalttı. Sonuç olarak, bir süre gizli evliliklere bile izin verildi. İkinci olarak; evlilik ilişkilerine kiliseyle İsa ışık tuttuğundan, sona erdirilmedi: «Tanrnının birleştirdiğine, insanın onları birbirinden uzak parçalar haline getirmesine izin verme» (Markos 10.9). Oysa, bu sonraki değişim nihayet gücenilir duruma geldi ve bu nedenle Protestan reformu boşanmayı Hıristiyanlar için yeniden olası hale getiren bir medeni sözleşme olarak evlilik kavramına dönüştü. Püriten İngiltere'de, John Milton evliliği ebediyen tarafları bağlamaya ihtiyaç duymayan bir akit, sözleşme (Covenont) olarak adlandırdı.

Evliliğin manastır sisteminden kurtarılması, kuşkusuz birden ortaya çıkan burjuva sınıfınca özellikle memnunlukla karşılandı. Burjuva kiralama, sözleşme ve düzenleme ve tertipte içice, dengeli bir biçimde artan alım-sa-tım dünyasında yaşıyordu ve böylece doğaüstü güçlere ya da mitlere çok az sempati duydular. Sonunda, 18. yüzyılda Alman burjuva filozofu Emma-nuel Kant'in, evliliği «cinsel niteliklerinin ömür boyu karşılıklı sahipliği için farklı cinsiyetten iki kişinin bir birliği» olarak tanımladığı zaman konuyu en açık, süssüz terimlerle yeteri kadar aydınlatmış olduğu görülüyordu. (Rechtslehre, paragraf 24). Bu tanım üzerine çok şey söylenilebilir, ancak biz basitçe onun evrensel olmadığını belirtebiliriz. İki kişiyle ilgisi ve bir «ömürboyu» karşılıklı sahiplik evliliğin yalnızca Batı türü bir özel biçiminin kabul edildiğini gösteriyor. Dahası, herhangi bir sözleşmeden de bahsedilmediği belirtilmelidir. Gerçekte, geri alınamaz, değişmez kişisel, sözleşmeler bireysel özgürlük için modern istemlerle uyum halinde olmaktan uzaklaşmıştır. Bir insanın başka birine ömür boyu sahip olması, şimdi tüm adalet sistemimize garip geliyor. İnsanlar artık kendilerini resmen köle olarak satmıyorlar ya da bazı kimseleri de ömür boyu hizmetçi olarak satın almıyor. İş evliliğe gelince böyle durumların çok daha azı kabul edilebilir. Gerçekte, Eski Roma'da bile evlilik yeminlerini ayırmak hiçbir zaman yasadan önce geçerli olmazdı. Bu nedenle Kant'in sözünü ettiği «birlik», tam resmi bir anlaşmadan daha başka bir şey olmalı.

Oysa, bizim çağdaş çözülebilir evliliklerimizin bile hiçbir zaman tam bir sözleşme gibi tanımlanmadığı açıkça görülebilir. Karı koca arasında varolan biricik kişisel ilişki yazılı anlaşma, vaziyet, madde ya da imzalarla yaratılamaz, biçimlendirilemez ve kurulamaz. Bu ilişki öyle yakındır ki, geniş ve bağlayıcı olmayan sözleşmelerin ona uydurulabilmesi olası değildir ve bağlayıcı olmayan sözleşmelerin değersiz olduğunu söylemeksizin sürer gider. Basit sağduyu bile, damat ve gelinin başlangıçtan evliliklerinin aleyhine hüküm vermemek için, birbirlerine yasalcı bir ruhla yaklaşmamalarını anlatır, öte yandan, onlar, evliliğin kurulduktan sonra artık yasayla halledilemeyeceğini de bilirler.

Bu birkaç gözlem, kolay yüzeysel yaklaşımlar için evlilik konusunun çok karmaşık olduğunu göstermeye yeterlidir. Evlilik birlikteliğinin kesin doğasının anlaşılması zordur ve onun toplumdaki rolü koşullara göre değişir. Böylece, tek bir tanım evliliğin tüm kavranabilir anlamlarını ortaya çıkaramaz ya da onun tüm biçimlerine uygun olamaz. Bununla birlikte, biz en azından bazı asgari görüşler elde edebiliriz, kuşkusuz, sorunu bazı tarihsel ve karşı kültürel perspektifte ele alırsak. Bu nedenle, aşağıdaki sayfalar da Batıda ve az sayıda Batı dışı toplumlarda, evliliğin şimdiki aşaması ve tarihsel gelişmesi kabataslak veriliyor. Ayrıca, gelecek üzerine bazı spekülasyonlar bir sonuç bölümünde sunuluyor.

BATI UYGARLIĞINDA EVLİLİĞİN TARİHİ

Bugün, Batı uygarlığında bildiğimiz gibi evliliğin köklerinin Roma, Yahudi ve Germanik kültürlere uzanan uzun bir geçmişi vardır. Batı evliliğinin, biraz daha derinlere inildiğinde, Ortaçağ Hıristiyan kilisesinin politika ve öğretileri, Protestan reform hareketinin istemleri ve Sanayi Devriminin toplumsal etkisiyle biçimlendiği görülür. Atalarımızın evlilik âdetlerine baktığımız zaman, birkaç çarpıcı olay keşfedebiliriz. Örneğin, Batı tarihinin çoğu için evlilik salt karı kocayla ilgili değil, aynı zamanda onları bir araya getiren iki ailenin işiyle de oldukça ilgiliydi. Zaten çoğu evlilikler bu nedenle düzenlenirdi. Dahası, karının kocasından çok daha az hakları vardı ve kocasına köle gibi boyun eğmesi beklenirdi. Romantik aşka pek yer yoktu ve basit cazibenin bile zorunlu olmadığı kabul edilirdi. Doğurma ve işbirliği evliliğin ana görevleriydi.

Öte yandan, ilk zamanlarda boşanmanın çoğu kez kolayca sağlanılma-sını duymak modern çiftleri şaşırtabilir. Burada yine erkekler, karılarını kolayca boşayabilme avantajına sahipti, ancak birçok örnekte kadının aynı zamanda boşanma davası açtığı olurdu. Eski Roma'da çiftler, henüz Avrupa ülkelerinin tümünün sahip olmadığı bir olasılıkla, karşılıklı anlaşma yoluyla birbirlerinden boşanabilirdi. Başka bir dikkate değer tarihsel olgu, evliliğin gerekli olduğu üzerine ve tek eşle evlenmeyle sonuçlanan, hemen hemen evrensel baskıdır. Bu baskı, en azından bazı zamanlar bekârlıkta özel bir fazilet bulan Hıristiyanların etkisi altında kısmen kaldırıldı. Hıristiyan Doktrinlerinin kuşkusuz aynı zamanda bizzat evlilik üzerinde etkileri vardı ve bunların bir kısmı aşağıda tartışılmaktadır.

ESKİ YUNANİSTAN VE ROMA'DA EVLİLİK

Eski Yunanistan'da evlilik temel bir toplumsal kurum olarak görülüyordu. Gerçekte, büyük kanun yapıcı Solon, bir kere evliliğin zorunlu olmasını düşündü ve Atina'da Perikles döneminde bekârlar, belli önemli yerlerden uzaklaştırıldı. Sparta, erkekler arasındaki cinsel ilişkiyi teşvik ederken, her şeye karşın onların evlenip çocuk yapmaları üzerine ısrar etti. Tek ve çocuksuz erkekler de hor görüldü.

Bununla birlikte, evlilik önemli bir görev sayılırken ona, çok romantik anlam verilmeksizin pratik bir konu olarak yaklaşılıyordu, çoğunlukla. Bir baba, oğlu için çok avantajlı bir evlilik düzenlemiş ve tanıklardan önce bir sözleşme imzalamıştı. Kısacası, ondan sonra bir evlenme töreni yapıldı ve (birbirlerini hiç tanımayan) genç çiftler yatağa gönderildiler. Tüm evlilikler tekeşlidir; bir kural olarak, damat otuzlarında, gelin onlu bir yaşta bulunuyordu. Yaşlardaki eşitsizliğe ek olarak, aynı zamanda eğitimde ve politik haklarda da bir eşitsizlik vardı. Kadınlar, erkeklere göre ikinci sınıf sayılıyor ve eve hapsolup kalıyordu. Karı olarak onların temel işleri çocuk yapmak ve kocaları dışarıda genel sorunlarla ilgilenirken ev kadınlığını yürütmekti. Erotik gereksinimleri için erkekler çoğu kez fahişe ve kapatmalara yönelirlerdi. Demostenes gibi hatipler bunu şöyle açıkladı: «Bizim zevklerimiz için fahişelerimiz, sağlığımız için kapatmalarımız ve meşru evlat doğurmak için karılarımız var.» Birçok erkek, aynı zamanda erkek delikanlılarla güçlü duygusal ve cinsel ilişkilerle yetişti. Cinsiyetlerin resmi eşitsizliği boşanmalarda daha aşikâr bir biçimde görüldü. Bir kocanın karısını boşaması, karının kocayı boşamasından her zaman daha kolay oldu. Oysa, boşanan kadın çeyizini yanına alalı beri erkekler boşanmayı yalnızca zina ve kısırlık durumlarında istenmeye başladı.

Eski Roma'nın evlilik yasaları ve âdetleri pek çeşitli olduğundan ve zaman içinde önemli değişmeler geçirdiğinden kolayca özetlenemezler. Bununla birlikte, sorunu çok aşırı basitleştirmeksizin insan, boşanmanın ve evliliğin yönetimin ve dinsel otoritenin onayına gerek duyulmayan ve katılanlar arasında her zaman kişisel medeni bir düzenleme olduğunu söyleyebilir. Roma tarihinin başlarında, bir koca, karısı ve çocukları üzerinde onları cezalandırmaya, satmaya ve hatta uygun gördüğünde öldürmeye değin varan hatırı sayılır bir güce sahipti. Oysa, sonunda kadınlar daha iyi yasal pozisyonlar edinmeye başladılar ve mülkiyetleri ve yaşamları üzeride gittikçe artan olanaklara kavuştular. Böylece, imparatorluk zamanlarında koca ve karı evliliğe eşit olarak yaklaştı. Yine de, imparator Augustus'un tek kalanları cezalandıran ve insanları evlenmeye zorlayan çarpıcı yasaların geçmesini zorunlu kıldığından, doğum oranları ve evlilikte bir düşüş olduğu görünüyor. Evliliğin birkaç türü vardır. İlki hiç tören istemiyordu. O basitçe bir yıl için çiftlerin birlikte yaşaması temelinde oluşturuluyordu. Gayrıresmi olarak boşanma hakları vardı. Evliliğin daha resmi bir türü, tanıkların önünde bir törenle başlardı. Aynı zamanda evlilik bir törenle ortadan kaldırılırdı. Üst sınıfın üyeleri çoğu görkemli bir töreni yeğlerdi ve böylece on tanık ve bir papazın önünde (Con Farreatio) evliliği yaparlardı. Bir boşanma durumunda başka bir büyük tören istenirdi. Oysa, bununla birlikte, evlilik ve boşanmanın bu üç biçimi eşit olarak geçerliydi. Tüm evlilikler tek eşle idi.

Erkek olsun kadın olsun, her ikisi de ilk evliliğe çoğunlukla 13 ile 19 yaşlarının sonlarında girerdi.

Romalılar bir yandan fahişeliğe ve kapatmaya karşı hoşgörülü davranır ve eşcinsel ilişkilerden rahatsızlık duymaz bir yandan da evlilik yasaları kadınlara harikulade iyi yaklaşıyor ve böylece onların özgürleşmelerine büyük ölçüde yardım ediyordu.

Eski İsrail'de Evlilik

Kutsal Kitap'tan öğrenebildiğimiz kadarıyla, eski İsrailliler ataerkil bir aile yapısına sahipti. Kadına ikinci sınıf tutumu takınılır, baba ya da kocalarının malları olarak değerlendirilir ve sahibinin rızası olmaksızın hiçbir şey yapamazlardı. Evliliğin asıl amacı doğurmak ve bir erkeğin soyunu sürdürmekti. Her sağlıklı kişiden evlenmesi beklenirdi. Tek erkekler ve kadınlar hor görülürdü. Bir adamın birkaç karısı ve kapatması olabilirdi (Yakup, Leah ve Rachel adlarında iki kız kardeşiyle evliydi ve Süleyman'ın 700 karısı ve 300 cariyesi vardı) Boşanma teşvik edilmezdi, ancak bir adam karısında bazı «pislikler» bulursa, onun boşanmasına izin verilirdi. Böyle bir durumda o basit bir boşanma belgesi yazıp karısını evinden atardı (Beuteronomy 24: 1). Oysa, bir kadın için kocasını boşamak gerçekte mümkün değildi.

Kutsal Kitap, zaman içinde İsrail evlilik hukuku ve âdetlerinin biraz değiştiğini gösteriyor. Nitekim, boşanmaların artan bir şekilde uygun görülmediği ve tek eşle evliliğe (monogami) doğru genel bir eğilimin olduğu anlaşılıyordu. Başka bir değişim de Levirat'la ilgiliydi (erkeğin kardeşinin dul karısıyla evlenme yükümlülüğü). Bu evlilik türü bir zaman istenirken, başka bir zaman yasaklandı (Levitikus 20: 21). Bu değişim, olasılıkla ekonomik koşulların değişmesiyle ilgiliydi.

Bir gelin için babasına «başlık parası» ödenmesi ve oğlu için bir gelin seçilmesi çoğunlukla ataerkil özelliklerdir. Bu başlık parasının kabulü resmi bir nişanlanmayı kurumlaştırdı ki, bunu, kızın yeni ailesine katılmasıyla birlikte, evlenme töreni izlerdi. Kız olsun erkek olsun, her ikisi de 13-19 yaşları arasında, daha doğrusu hemen ergenlikten sonra evlenirlerdi. Kuramsal olarak, bu nedenle cinslerin hiçbiri de herhangi bir uzun, cinsel engelleyici bir dönemle karşılaşmıyordu. Bununla birlikte, kuşku götürmez bir cinsel çifte standarttan dolayı, erkekler cinsel görevini yerine getirme bakımından kadınlardan daha büyük bir şansa sahiptiler.

ORTAÇAĞ AVRUPASINDA EVLİLİK

Hıristiyanlığın yükselişi, Avrupa'da evlilik yasa ve âdetlerinde derin bir etki yarattı. İlk Hıristiyan İmparatorlar aşağı yukarı geleneksel Roma hukukuna uyuyorlardı. Oysa, değişik politik ve dinsel baskılar altında, onlar alternatifli bir şekilde genişleyip boşanma düzenlemelerini sınırladılar. Aynı zamanda, evlenmemiş ve çocuksuzları cezalandıran eski yasaları da kaldırdılar, kuşkusuz bu uygulama yeni Hıristiyanlığın koyu çileciliğini evlilik üzerinde bakirelik ve cinsel perhiz sopasını etkin bir biçimde salladığı döneme rastlıyordu. Birçok bakımlardan da onlar değişmenin karşısına çıktılar. Evlilik ve boşanma, sivil ve özel konular olmaya devam etti.

Oysa, sonraki yüzyıllarda, evlilik gittikçe artan bir biçimde kilisenin etkisi altına girdi. Roma'yla karşılaştırıldığında, Kuzey Avrupa'nın yenice Hıristi-o yanlaşmış ülkeleri, oldukça barbar evlilik âdetlerine sahipti ve kadınlara kölelerden pek farklı davranmıyorlardı. Germen hukukunda örneğin, evlilik temelde damatla gelinin babaları arasında geçen bir işten ibaretti, («evlilik satışı»). Başarılı bir gelin satışının simgesi, gelinin kendisine verilen yüzüktü (taksitle alışverişte peşin ödemenin bir biçimi). Yüzüğün kabulü nişanı kurumlaştırıyordu. «Gelinin bedelinin» tam olarak ödenmesi, teslim anında yapılıyordu, yani gerçek evlilik olduğu zaman. (Sonraları yüzük birçok simgesel anlamlar kazandı ve gerçekte hâlâ modern evlilik törenlerinde kullanılır.) Sivilleşmenin kiliseye etkisi kısa bir süre sonra bu ilkel âdetleri temizlemeye başladı. Roma hukuku ve Hıristiyan inancına göre evlilik yalnızca tarafların özgürce onayları üzerine kurulabilirdi ve bu öğreti kadınların statülerinin büyümesini sınırladı.

Bundan başka, tanrıbilimciler evlilikte giderek artan bir biçimde dinsel bir anlam buldular ve nihayet onu da dinsel törenler arasına soktular. Böylece, kökeni daha öncelere dayanan bir düzenlemenin allanıp pullanıp yeniden ortaya çıkarılması da gerçekleştirilmiş oluyordu.

Ne yazık ki kilise, bu arada iki sorun yarattı: evliliğin artık çözülemez olduğunu bildirerek (ölüm dışında) boşanmanın gerçekleşmesi ve evlilik yasaklamalarının büyük ölçüde o artması. Artık evliliğin önünde üç temel engel vardı: «kan akrabalığı», «nikâhla kazanılan akrabalık» ve «ruhani akrabalık.» Kan akrabalığı, 6. ve 7. dereceye değin geniş bir biçimde yorumlanıyordu. Bu hiç kimsenin üçüncü kuzen ya da kuzeninden daha yakın olan biriyle evlenemeyeceği anlamına geliyordu. Nikâhla kazanılanı akrabalık, karı ve kocanın aileleri arasında gizemli bir yakınlık yaratıyordu. Daha son-

ra yeni evlilere «tek bir can» olmaya başlayınca onların aileleri arasındaki yakınlaşma da artıyordu. Bu durumda onların birbirlerinin ailesinden yeni evlilikler yapması olası değildi. Ruhani akrabalığın da onların aileleriyle vaftiz çocukları ve vaftiz anababaları arasında oluştuğu söylenirdi.

Bu yeni düzenlemelerin sonucu, kilisenin evlilik kurumu üzerinde etkisi giderek güçlendi. Evlenmeye engel durumların olup olmadığını ortaya çıkarmak için şimdi kilise tarafından çok sıkı bir araştırma yapılıyordu. Kuşkusuz uygulamaya karşı çıkılarak yapılan evlilikler, kilise nezdinde geçersiz oluyordu. Kilisenin evlilikleri bu biçimde geçersiz kılması, boşanmalara o dönemde izin verilmediğinden, kilisenin bu tutumu yeni bir boşanma biçimi gibi değerlendirilmeye başlandı. Kuşkusuz kilise de bu yolu kapamak için evlenecek olanların önceden bilmesi gereken yasaklar koydu. Kilisenin evlilikle ilgili bu çabaları, daha sonra evlilik için bir de özel dinsel tören yapılması uygulamalarını ortaya çıkardı. Oysa, Hıristiyanlığın ilk yıllarında evlilik kesin olarak özel bir düzenleme olarak değerlendiriliyordu. 10. yüzyılda bile, evlenmenin asıl zorunlu kısmı bizzat kilise dışında gerçekleştiriliyordu. 12. yüzyılda evlenme törenlerinde bir de papaz bulunmaya başladı ve papaz, 13. yüzyıla değin evlenme işlemi içinde herhangi bir resmi görev almadı. Her şeye karşın, evlilik eşlerin her ikisinin özgür onayından çıkan ve bu nedenle ne anababanın, ne papazın ne de yönetimin geçerliğini etkilediği kutsal bir tören gibi anlaşılır kaldı.

Böylece, evlilik, çiftler için eğer herhangi bir kimsenin desteği sağlan-madıysa, gizlice yapılan bir iş haline geldi. Eğer anababaları onlardan tatlı sözlerle zorunlu bir onay çıkarabilirse, aynı zamanda çok genç çocukların evlenmesi de olası hale geldi. Özellikle aristokratik aileler küçük oğulları ya da kızlarının evlenmelerinde politik bir çıkar gördüklerinde, bu olasılığın yararlarından kazanmak için üzerlerine düşeni yaptılar. Oysa, ortalama olarak erkekler 20'li yaşların ortalarında, dişiler de 13-19 yaşlarında evlenirlerdi (ilk âdet döneminden hemen sonra).

Bugün, ortaçağ evliliklerini yumuşatılmış dinsel öğretilerin ve trobador-ların dizelerinin ışığında görmek çekici gelebilir. Oysa, ortaçağın çoğunda ve nüfusun büyük kesimi açısından, evlilik pratik, ekonomik bir sorun olarak kaldı. Bu çerçeve içinde romantik aşklar pek fazla yer kaplamıyordu. Dahası, kadının toplumsal ve yasal statüsü, kimi ülkelerde bir dereceye kadar ilerleme göstermesine karşın, aşağıda kalma durumu sürüp gitti.

MODERN AVRUPA VE AMERİKA'DA EVLİLİK

16. yüzyılda Protestan reform hareketi birçok başka Katolik öğretiyle birlikte, hakim evlilik kavramını da yadsıyordu. Martin Luther, evliliği devlete bağlı «dünyevi bir şey» olarak açıklarken Calvin de buna benzer düşünceler ileri sürüyordu. 17. yüzyılda ise, İngiliz püritenleri bile evliliğin «ruhani olmadığını» kabul eden Parlamento Akdini meclisten geçirmek zorunda kalıyor ve hemen bir süre sonra evlilik dünyevi bir kurum olarak ortaya çıkıyordu İngiltere'de. Artık evlilik törenleri bir papaz tarafından değil, bir sulh yargıcı tarafından yönetiliyordu. Restorasyon hareketi eski yasayı kaldırıp tersine çevirdi. Ancak püritenler kaldığı yerden evlilik kavramlarını Amerika'ya taşıdılar. Luther ve öteki protestanlar aynı zamanda evlilik engellerinin sayısını da azalttılar. Evlilikle doğan akrabalık ve ruhani akrabalık, artık evlilik için bir engel olarak görülmüyor, aynı zamanda kan bağı akrabalığının da sınırları daraltılıyordu. Böylece, birinci kuzen ile kuzin arasında bir evlilik mümkün hale getirilmiş oluyordu.

Protestan meydan okumaya yanıt olarak durum, 1563'te toplanan Trent Konsiline götürülüp orada eski öğretilerin geçerliliği onaylatıldı. Gerçekte, şimdi tüm evliliklerin iki tanık ve papazın önünde yapılması isteniyordu.

Başka şeylerin yanısıra bu sadece gizli evliliği değil, aynı zamanda önceleri olan yaygın gayriresmi evlilikleri de yok ediyordu. Eski Roma evliliklerine benzeyen (usus), bunlar resmi tören olmaksızın tarafların karşılıklı rızası temeline dayanıyordu. İngiltere'de «ananevi yasa evlilikleri» diye adlandırıldı ve VIII Henry, Roma'yla bozuştuğundan beri, onlara, İngiltere Kilisesinin tüm evliliklere yükümlülükler koyduğu 1753'e, değin izin verilmeye devam edildi. (Yükümlülükler Katolik olanları kapsıyor, Ouakerler ve Yahudileri dışlıyordu.) Bu gelişme İngiliz kolonilerine yansımadı, bununla birlikte, ananevi hukuk evlilikleri Amerika'da mümkün oldu. (1970'e değin hâlâ birkaç eyalette kabul ediliyordu.)

Avrupa'nın çoğunda, evliliklerde 1792'de zorunlu medeni evliliği getiren Fransız devrimine değin, dinsel bir tören âdeti sürdü. Bismarck, Katolik Kilisesinin etkisini azalttığı zaman, Almanya'da 19. yüzyılda bu tutumu izledi. Nihayet, bazı yargıçlar ya da devlet görevlilerinin önünde yapılan evlilik, Batı dünyasının çoğunda tek geçerli biçim oldu. Dinsel düğünlere izin verildi ama, bu sivil törenden sonra olabiliyordu. Karşı koyulan bir başka sorun, boşanma idi. Katolik doktrine muhalif olarak, Protestan reformcuları, evliliğin çözülemez olduğuna inanmadılar, ancak boşanmanın özel koşullar altında olmasını onayladılar. Püriten John Milton, Boşanma Öğretisi ve Disiplini adlı yapıtında (1643) devletin ya da kilisenin ilgisi olmaksızın, herkesin boşanma hakkının olacağını savundu. Ona göre, evlilik bütünüyle eşlerin tam geçimliliği üzerinde yükselmeliydi. Karşılıklı sevginin eksik olduğu yerde, evlilik çözülmesi gereken bir yalandı. Oysa, bu düşünce zamanın çok ilerisindeydi. İngiliz Parlamentosu, bazı boşanmalara izin vermeye baş-tadı, ancak işlem o denli hantal ve pahalıydı ki, bundan çok az çift yararlanabildi. 19. yüzyılın ortalarına değin daha yeterli bir boşanma mahkemesi de kurulmadı. Koloniyal Amerika'da Püritenler belli koşullar altında boşanmaya izin verirken, tüm Katolik ülkelerde bu yasak, Fransız devrimine değin sürdü ve boşanma, Fransa'ya Napolyon yasasıyla girdi. Napolyon' dan sonra, boşama monarşinin restorasyonuyla yeniden kaldırıldı, ancak 1884'te 2. Cumhuriyetle yeniden kurumlaştı. Bununla birlikte, boşanmanın Portekiz'de, İspanya'da ve İtalya'da tanınması mümkün olmadı. İtalya'da bu durum 1970'te boşanmanın yasallaşmasına değin sürdü. Luther'in istisnai durumlarda polijiniye gözyummasına karşın monogami, Katolik ve Protestan ülkelerde kabul gören tek evlilik biçimiydi, hâlâ da öyledir. (Luther, gayriresmi olarak Hesse'li Landgra ve Philip'in iki kadın almasına izin verdi.) Her şeye karşın, böyle eski ilk dinsel gelenekler çoğu modern Hıristiyan'a tiksindirici geldi ve Mormonlar 19. yüzyılda Amerika'da Polijiniyi yeniden canlandırmaya başladığı zaman, onlar uygulamaların karşılığında bunları bırakacak kadar acımasızca bir zulüm gördüler.

Kilisenin denetiminden evlilik ve boşanma yasasının giderek kurtulması daha büyük bireysel özgürlüklerle sonuçlandı ve sonucunda, kadınların statülerinde olumlu bir gelişme gözlendi. Anababalar, çocuklarının evliliğinde seçici olma güçlerini yitirdiler ve romantik aşk evlilikte önemli bir etmen oldu. Böyle olsa bile, çoğu çiftler için 19. yüzyıla değin evlilik hâlâ temel olarak ekonomik bir düzenlemeden öteye gitmiyordu. Dahası, kocalar çoğunlukla kâr eden biriydi. Çünkü aile reisiydi ve karısının malını denetlerdi. Aynı zamanda karısına verilmeyen birçok başka hakka da sahipti ve ona hatırı sayılır cinsel bir izin veren ahlaksal bir çifte standartla kollanıyordu. Şartlara göre, kadın bugün henüz tam amacına ulaşmayan bir süreçte daha geniş reformlar için zorlamaya devam etti.

BATILI OLMAYAN ÜLKELERDE EVLİLİK

Birçok Batılı Hıristiyan, yalnızca «doğal» ve işe yarar evlilik biçiminin kendilerinki olduğunu söyler ve tüm öteki biçimlerin yalnızca günah değil, aynı zamanda barbarca olduğu izlenimi altında yaşar. Oysa, öteden beri daha yakın bir menzilden, alışılmamış evlilik âdetlerini gözleyen Batı olmayan ülkelerdeki Hıristiyanlar, konunun hiç de öyle basit olmadığını anlayabilirler. İnsanlar büyük ölçüde bulunduğu koşullara uyabilir ve çoğunlukla özel toplumsal ve ekonomik koşullara yanıt olarak, özel evlilik biçimleri geliştirirler. Bu koşullar değiştiği zaman, evlilik de onunla birlikte değişir. Aşağıdaki üç örnek, bu konuyu açıklayabilir. Burada tanımlanan evliliğin ilk biçimi, fiilen Batı etkisi altında artık görünmez olmuştur. İkincisi, daha uzun zamandır sürmekle birlikte, artan baskıyla giderek modernleşiyor. Üçüncüsü de, modası geçmiş, radikal bir âdetler reformunu temsil etmekte.

ESKİ POLİNEZYA'DA EVLİLİK

Batı uygarlığıyla ilişkiden önce, Polinezyalılar çeşitli yaygın evlilik yasa ve âdetlerine sahipti. Bunlar, Avrupa ve Amerika'da olanlardan tümüyle farklıydı. Polinezyalılar, cinsel bakımdan oldukça yasaksız ve cinsel doyuma büyük değer veren bir toplumdu. Evlilik büyük ölçüde arzu edilebilir sayılıyordu ve çok az yetişkin bekâr yaşardı. Dul olanlar ve boşananlar bile en kısa zamanda yeniden evleniyorlardı. Oğlanlar ve kızlar, çoğunlukla yetişkin olduklarında evlenirdi.

Bununla birlikte, Polinezyalıların bilinç düzeyi oldukça yüksekti ve soyluların evlilik âdetleri halk arasında yaygın olandan farklıydı. Bazı adalarda soylular Polijini deneyimi içindeydi (Marquez Adalarında poliandri). Bazı durumlarda soylular, eğer politik yarar umuyorlarsa çocuk evliliklerini düzenliyorlardı. Her durumda üst sınıflar karmaşık toplumsal düşünceleriyle eş seçiminde oldukça kısıtlıydılar. Alt sınıflar bu bakımdan çok daha özgürdü, evliliklerin çoğu anababaların anlaşması ya da en azından onların isteğiyle olmasına karşın. Birkaç dereceye kadar kan bağıyla akraba olanlar ve bireyin toplumsal sınıfı dışında evlenme yasaklanıyordu. Öte yandan, bir evliliğe başlarken öyle büyük işlemler gerekmiyordu. Damat ve gelin basitçe birlikte yaşamaya başlardı. Evlilikler tek eşli idi (monogami) ve sadakat beklenirdi. Bununla birlikte, kocanın çoğu kez baldızla cinsel ilişki

kurmasına ve gelinin de kayınbiraderiyle ilişkisine izin verilirdi. (Bu çerçevede, kuzen ve kuzinler de aynı zamanda kardeşler ve kızkardeşler gibi değerlendirilirdi.) Bir koca bazen karısıyla yatmak isteyen kan kardeşine, en iyi arkadaşına ya da erkek konuklarına izin verirdi. Koşullara göre, evlilik ilişkileri çok sınırlı bir şey değildi. Bununla birlikte, eğer bir evlilik doyurucu olmazsa, bu evlilik kolayca bazı özel düzenlemelerle çözümlenirdi. Mal ve çocuklar paylaştırılır, çoğunlukla baba büyük oğlanı, karı da bebeğiyle kızlarını alırdı. Yeniden evlilik de kolayca gerçekleştirilebilirdi. Genel olarak belirtirsek, bu nedenlerle eski Polinezya'da evlilik karı koca tarafından mutsuz bir biçimde sürdürülmeyen çok esnek bir kurumdu. Eski Polinezyalılar evliliği zevkli bir gerekseme saydılar. Bu temel tutum, onların sekse gerçekçi ve doğrudan yaklaşımlarına yansıdı bedensel doyuma derin bir saygı duymalarını sağladı.

İSLÂM ÜLKELERİNDE EVLİLİK

İslâm inancı her zaman evliliği güçlü bir şekilde desteklemiş ve bekârlığı, istenilmeyen ve kuraldışı bir olay saymıştır. Manastırlar geleneği ya da ömür boyu bakirliği koruma yemini İslâmiyette yoktur. Birçok açıdan İslâmi-yetin evliliğe bakışı, Eski Ahitte (Tevrat) dile getirilenlerle bir benzerlik taşır. Kur'an, polijiniye, yani birden fazla kadınla evlenmeye de izin verir. Hz. Muhammed zamanından beri, bir erkek dört kadınla evlenebilirdi, ancak onların geçimini yeterli ölçüde sağlaması ve tümüne eşit davranması gerekirdi. Ek olarak, karılarının ayrıcalıklarını paylaşmayan birkaç kadına da sahip olabilirdi. İslâm polijinisi, dünyanın pekçok bölgesinde bugün de varlığını korumaktadır. Oysa daha önceki zamanlarda her zaman oldukça kuraldışı durumlarda idi. Çoğu Müslüman için normal uygulamada tek eşle evliliktir, hâlâ da öyledir. Zaman zaman İslâm kültüründe mutah (Arapçası-haz) olarak tanınan geçici bir evlilik biçimine sahip olduğu da görülmektedir. Bir erkek önceden belirlenen bir süre için eğer ona makûl bir ödeme yapar ya da çeyiz alırsa, bir kadınla evlenebilirdi, (bazen yalnızca bir gece için). Bu zamanın sonunda evlilik otomatik olarak çözülürdü (düşerdi). Eşlerin cinsel anlaşmaları dışında, kadının erkeğin malı üzerinde daha başka bir hak iddia edemediğini söylemek bile gereksiz. Mut'ah evlilikleri çoğunlukla Mekke'ye Haca giden ya da başka koşullarda evinden ayrılan erkeklerde görülürdü. Oysa, birçok sofu müslüman bu evliliğe karşı çıktı ve bunun fahişelikten başka bir şey olmadığı ileri sürdü. Resmen de desteklenmez olunca, mut'ah evliliği yaygınlığını yitirdi.

Kur'an boşanmayı yasaklamaz, bu yüzdendir ki boşanma İslâm toplumlarında her zaman varolmuştur. Boşanmanın başka bir biçimi, karının serbest bırakılması için kocasına kurtulmalık olarak ödeme yaptığı basit karşılıklı anlaşmayla olanıydı. Başka bir biçimi de kocanın karısına üç kez kendisiyle boşanmak istediğini söylemesiyle gerçekleşen basit bir yoldu. Bu, bütünüyle kocanın kendi bileceği bir işti ve bu davranışını herhangi bir kimseye haklı göstermek zorunda değildi. Oysa, kadın kocasından boşanmak isteseydi, baskı görme, geçim yetersizliği gibi özel zeminlerde dava açması gerekirdi.

Bu kısa özetin de belli ölçülerde gösterdiği gibi, İslâmda evlilik yasaları ve âdetleri erkeklere açıkça ayrıcalıklı bir kanun tanıyordu. Kadınlar yasal olarak avantajsız kalıyordu. Oysa, daha yakınlarda, sanayileşme ve modernleşmenin birçok İslâm toplumlarında anlamlı değişimlere götürdüğünü dikkate almak gerekiyor.

ÇİN'DE EVLİLİK

İmparatorluk Çininde evlilik, bekâr kişiler önemsiz bir ilişkiden hoşlanırken güçlü bir biçimde özendirilirdi. Bununla birlikte, evlilikler, iki bireyden çok iki aile arasında yapılan bir sözleşmeydi. Babalar, çocukları için, üstelik evlenecek olanlar çoğunlukla evlenmeden önce birbirlerinin yüzlerini bile görme şansına ulaşmadan, en iyi değerlendirmeyi yaparlardı. Evliliğin amacı doğurmaktı, yani soyu sürekli kılmaktı. Karı-koca arasında romantik aşk beklenmezdi ve gerçekte bu sözkonusu bile olmazdı. Koca, ayrıcalıklı bir konumdan hoşlanır: Kadın çok az haklara sahipken, aile üzerinde büyük güç gösterirdi. Kadın yalnızca kocaya itaatle değil, aynı zamanda kaynanasına da aynı itaati göstermekle yükümlüydü. Kocaların bir sevgili bulma hakkı yoktu, ama cinsel gereksinimleri için kapatmalar bulabilirlerdi. Boşanmalar olasıydı, kuşkusuz önce koca isterse. Ancak işlem-karmaşıktı. Dahası, boşanma her iki tarafın aileleri arasında bir sorun yaratacak türdense, uygun görülmezdi. Bu nedenle, evlilik mutsuzluk verse bile öylece sürüp giderdi.

Yüzyılımızın ilk birkaç on yılında, imparatorluk düzeninin sona ermesinden sonra, evlilik yasalarında reform başladı ve Halk Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra, 1950'de modernize edilen yeni bir yasanın kabulüyle sonuçlandı. 27 maddeden oluşan bu yasa sadeliğiyle dikkate değer. Devlet, eşlerin özgürce seçimi ve her iki cinsiyetin eşit haklara sahip olduğunu açıkladı. Kapatmalık, çocuklukta nişanlanmalar ve zorla para alma ya da evlilikle ilgili armağanlar gibi eski âdetler yasaklandı. Yasa, evliliğin ancak tarafların tam isteği üzerine kurulacağını öngörüyordu (madde 3). Sonuç olarak evlilik sözleşmesi, daha sonra devletin bir evlenme cüzdanı çıkarmak için öngördüğü bir kayıt niteliğine büründü. Karı olsun koca olsun, her ikisi de isterse, boşanma hemen sağlanır. Eşler, çocuklarının ve malın bakımı için basit bir anlaşma yaparlar ve bunu yönetimin kaydetmesinden sonra bir boşanma belgesi alırlar. Boşanmada yalnızca bir taraf ısrar ederse, uzlaşma için bazı resmi girişimler yapılır. Bu girişimler başarısız olursa, boşanma durumu kesinleşir. Boşanan eşler, çocukların bakımını üstlenir ve yetiştirilmeleri için uygun koşullar yaratmakla yükümlü tutulurlar. Eğer anababa böyle bir çözümü kabul etmezse, mahkeme tarafından bir anlaşma ortaya koyulur. Buna göre, çocuklar koruyucu anababaya kalabilir. Günümüzde, bir yabancı gözlemcinin bu yasaların pratikte nasıl çalıştığını belirlemesi zordur, ancak insanın en azından kâğıt üzerinde onların yüksek ölçüde akla uygun olduğunu kabul etmesi gerekir. Bu yasalar, kesinlikle çoğu Avrupa ülkeleri ve Amerikan evlilik yasalarının oldukça ilerisindedir. Ancak, belki bazı açıklamalara gereksinim duyulan oldukça tuhaf iki koşul içerirler. 5. Madde, taraflardan birinin belli fiziksel kusurlar nedeniyle iktidarsız sayıldığı durumda ve yine birinin belli özel hastalıklara katlandığı durumda evliliği yasaklar. Bu maddenin tam karşılığı belirsizdir, ancak çoğu Batı ülkelerinde bu haktan hoşlanacak olan birçok kötürüm ya da kronik hastaların evlenme hakkı yadsınmış görünüyor. Günümüz Çin'inde erkekler için resmi evlilik yaşı 20, kızlar için 18'dir. Ancak, gençlerin çoğunlukla birkaç yıl daha yaşlandıktan sonra evlenmeleri özendirilmektedir.

ÇAĞDAŞ AMERİKA'DA EVLİLİK

Kitabın daha önceki kısımlarında modern çağlarda kadınların yavaş yavaş özgürleşmesini ve bunu günlük yaşamdaki etkilerini tartışmıştık. Bu özgürleşme henüz tamamlanmamış olmasına karşın, şimdiden evliliğin anlamında ve ailenin yapısında derin değişmeler yaratmıştır. Geçmişte, evli kadınların sözleşme yapmalarına izin verilmiyor ve resmen evlilikten önce sahip olabildikleri herhangi bir malı, mülkü yönetmekten alıkonuluyorlardı. Evli kadınlar hiçbir zaman onlardan bağımsız bir gelir kabul edemezlerdi. Gerçekte evlilik öncesi mal mülkün tümünün kocaya aktarılmış olması gerekirdi.

O zamandan beri, kadınlar hemen hemen erkeklerle eşit haklara sahip oldular. Bundan başka şimdi birçok kadın ev dışında çalışıyor, kariyerini ilerletiyor ve kimi durumlarda kocasından çok daha fazla para kazanıyor. Ancak, cinsel çift standart hâlâ varlığını sürdürüyor, özellikle seks suçlarına karşı yasalarda bu daha da açık görülmekte. Bunların en kötü görünenlerinden birkaçı ortadan kalkmaktadır. Boşanma yasaları genişletilmiş, basitleştirilmiş ve daha eşit bir nitelik almıştır. Böylece, kadınlar erkeklerden hatırı sayılır bir bağımsızlık kazanmışlar ve bu da geleneksel cinsel rollerde kimi değişimlere yol açmıştır.

ABD'de BOŞANMA

Günümüzde ABD'de boşanma oranı büyük bir hızla artmaktadır ve bu durum bugün de sürmektedir. (Kaynak: ABD Nüfus Bürosu)

Aynı zamanda, ailenin de kimi işlemleri değişmiştir. Eğer, geçmişte aileler herkese yardımda bulunduğu kimi ticari ya da iş birimleri yaratıyor-duysa çoğunlukla, bunlar şimdi daha çok salt tüketim birimleri olmuştu. Aile bireyleri hâlâ birlikte yaşarlar, yerler ve öteberi satın alırlar, ancak herkes kendi işine gider. Çocuklar her gün birkaç saatlerini anababalarından uzakta, zorunlu okul eğitiminde geçirirler. Okuldan sonra birkaç saatlerini de, gençlik kulüplerinde, kırlarda ve spor etkinlikleriyle geçirebilirler. Günümüzde birçok anababa dışarıda bir işte çalışmakta. Büyükanne ve babalar ya da hasta devletin yardımıyla evde yaşamaktadır. Böylece, mali ve ahlaki aile yükümlülükleri büyük ölçüde azalmış olur.

Bu ve başka gelişmelerin bir sonucu olarak, bugün evlilik yalnızca bir yüzyıl öncesinden oldukça 'farklı bir anlam kazanmış olup maddi değerler daha az önemli hale gelmiştir. Yerine, onları evlenmeye zorlayan karı koca arasındaki cinsel çekiciliktir. Oysa, onlar aynı zamanda bu çekiciliğin azalı-şıyla boşanabileceklerini bilmektedirler. Birçok durumda eşler, dul kişiler olarak kendilerine bakabileceklerini ve yaşlılıkla çocuklarına bir yük olmayacaklarını daha güçlü bir biçimde umabilirler. Öte yandan, genel sağlık koşullarının ilerlemesi ve ortalama yaşamın yükselmesi, karı kocanın, hatta çocukların yetişmesinden sonra bile birkaç on yıl teklifsiz bir dostluğun sürebileceği umutlarını pekiştiriyor. Geçmiş evliliklerin ender gümüş ve altın yılları şimdi tüm genç evli çiftler için gerçek olasılıklar haline geliyor.

Bununla birlikte öyle uzun zaman birlikte kalmayı kararlaştıran çift çok değil. Çiftlerin birçoğu, 20, 30 ya da 50 yıllık sıkı monogami istemlerini aşırı buluyor ve er ya da geç, boşanma yollarını arıyorlar. Böylece, çağımızda ABD'de boşanma oranı hızla artmakta, her üç evlilikten biri boşanmayla (şema'da her 2 evlilikte bire inmiş görünüyor) sonuçlanıyor ve bu yönelim giderek pekişiyor.

Oysa, günümüzde yüksek boşanma oranı, eskisinde daha çok insan evlendiğinden, evliliğin modası geçmiş olduğu anlamına gelmiyor. Bu oran, çiftlerin evliliğe ömür boyu sürecek bir vaat olarak inanmadıklarını göstermiş oluyor. Yalnızca genel değil, aynı zamanda özel yaşamda da erkekler ve kadınlar kişisel mutluluklarını geleneksel kurumların çabalamalarında daha çok değer vermeye başladılar. Koşullara göre, en azından geçici olarak gittikçe artan sayıda çocuğun yalnızca anne ya da babasının yanında yaşamaları pek şaşırtıcı gelmiyor. Boşanıp evlenmemiş anababalar, bazı

rastgele evliliklerle «koruma» yerine, çocuklarına yalnız başına bakmayı yeğliyorlar çoğu kez.

Amerikan evlilik, boşanma ve aile yasaları, bu toplumsal değişimlerin tümünü yansıtacak denli çağdaş düzeye ulaşmamıştır henüz. Bu durum bazı gözlemcilerin modern evliliklerin bir bunalımda olduğuna inanmalarının nedenlerinden biri olabilir. Gerçekte, bu bunalım yeni pratik gerçeklikle eski yasal şeyler arasındaki ihtilafın yarattığı yanlış bir izlenimden başka bir şeye dönmeyebilirdi.

EVLİLİĞİN GELECEĞİ

Bugün pek çok insan evlilik kurumundan memnun değildir ve bu nedenle ona nasıl daha «yeni», daha ussal bir biçim verebileceğini merak eder. Öyle ki, «evlilik bunalımını» tartışan ve çözüm yolları öneren sayısız kitap ve makale okuyabiliriz. Örneğin, bazı yazarlar, sözleşmesel bir evlilik (yani özel bir anlaşmayla kolayca bitirilecek bir temelde) «komünal bir evlilik» (bir toplulukta, komünde grup evliliği), «izinli, seçimli bir evlilik» (evlilik-dışı ilişkilere izin veren evlilik) ya da «quarternary bir evlilik» (iki evli çift ve çocuklarının birlikte yaşadığı evlilik) önerdiler. Bu ve benzer düzenmelerin, işlemez hale geldiği varsayılan geleneksel evliliklerden daha gerçekçi ve dayanıklı olduğu düşünülebilir. Oysa, bu önerilerin bazıları bir kısım insanlara radikal görünmekle birlikte, herhangi yeni bir şey içermez. Gerçekte, bugün savunulan evliliğin «gelecek» biçimlerinin tümü geçmişte bir zamanlar bazı yerlerde varolmuştur. Ancak bunlar zamanlarında hakim evlilik biçimi haline gelmemişti. Nispeten özel bir monogami uzun zamandan beri gelecek evlilik biçimlerinin yerini almakta ya da öyle bir süreç içinde görünüyor. Bu, şimdiki evlilik biçimimizin kuşkulanılmayan gelenekten daha sağlam bir zemin üzerinde kurulduğu anlamına gelir. Karı-kocanın birlikte yaşama uğraşında ve çocukların bakımında eşsiz derecede çekici ve uygun bazı şeyler olacağa benziyor. Dahası, bu özel monogami eşlerin gerçekten eşit olabileceği tek evlilik düzenlemesi gibi görünüyor.

Kuşkusuz, yine de monogaminin uzun zaman eşitsizlik vaat ettiği ve kadınların uzun zaman ezilmesi, hatta tek bir kocanın sahipliğinde olması gibi sonuçları binlerce yıldır içinde taşıdığı gözönüne alınmalıdır. Her şeye karşın, kadınlar özgürleştikçe polijiniye dönüşü istemediler. Birçok erkeğin hiçbiri de poliandri için yaygara koparmadı. Öte yadan, grup evlilikleri çok büyük disiplin istediği içindir ki, hiçbir zaman geniş ölçüde yaygınlaşmadı.

Kısacası, sonunda gelecek tam cinsel eşitlik getirirse, tek monogami evliliklerin temellerini daha da güçlendirmiş olacaktır.

Bu, değişimlerin yapılamayacağı demek değildir. Gerçekte, şimdiki resmi evlliik idealimiz belki tümüyle aşırı katı ve kısıtlayıcı nitelikte görülebilir. Gerçi, pratikte herkes için tam görev hiçbir zaman sağlanmadı. Bazı gayrı-resmi «emniyet subabı», «yan kapı» ya da «kaçış kapısı»nın her zaman açık tutulması gerekirdi. Kısacası, evlilikte birazcık esnekliğe her zaman gereksinme duyulmaktadır. Bu bakımdan, gelecek çok ilerleme getirebilir. Evlilik ve boşanma yasaları daha pratik ve eşitçe yapılabilir, evlilikdışı ilişkilere karşı yasalar kandırabilirdi. Evlenmemiş kişilere karşı olumsuz tutumlar sona erebilirdi. Evlilik statüleri ve anlaşmaları tam anlamıyla özel sorunlar olabilir ve kişisel tercihlere daha fazla yer verilebilirdi. Bu olasılıkların bazıları aşağıda kısaca tanımlanıyor.

ESNEK MONOGAMİ

Bugün resmen hakim olandan daha esnek bir evlilik biçimini tasawur etmek kolaydır. Gerçekte, gayriresmi olarak bugünkü standartlara uygun evlilikler şimdiden kurulmaktadır. Aşağıdaki örnekler, doğabilecek olası gelişmeleri gösterebilir.

Açık evlilik

Açık evlilik terimi, daha çok özel olmayan tek eşle evli ilişkiler için kullanılıyor. Böyle bir evlilikte eşlerin her ikisi birbirlerini sevip büyük saygı gösterirler ve birlikte yaşamak isterler. Ancak onlar aynı zamanda birbirlerine başka cinsel karşılaşmalar için izin verirler. Gerçi birlikte girdikleri yatağa arası-ra üçüncü, hatta dördüncü eş bile kabul edebilirler. Bu uygulama bugün ABD'de yaygın bir biçimde «swinging» paylaşma olarak adlandırılır. Böyle düzenlemelerin yeni bir yanı yoktur gerçekte. Bunlar tarih boyunca birçok halklar arasında varolmuştur. Örneğin, belli Amerikan yerlileri ve Eskimolar arasında kocaların, karılarını konuklarına sunması bir gelenektir. Aynı zamanda birçok Polinezyalı erkek, bu pratiği izledi ve ek olarak bu ayrıcalığı kendi kardeşlerine de tanıdı. Kendileri de baldızlarıyla, yengeleriyle cinsel ilişki kurdular. (Havai'de bu tür bir ilişki punalua olarak bilinirdi.) Ancak «açık evliliğin» bu toplumsal bakımdan uygun biçiminin dışında bile, birçok başka toplumlarda, özellikle erkekler için evlilikdışı sekse sessizce göz yumulmuştur. 18. yüzyıl Avrupasında üst-sınıftan kocalar, çoğu kez karılarının «resmi bir âşığı» olmasına izin vermelerine karşın, kadınlar bu alanda genellikle daha kısıtlıydı. Eski âdetlerin şu ya da bu biçimi pekâlâ gelecekte de sürebilir.

Geçici Evlilik

Önce de belirtildiği gibi, geçici evlilik zaman zaman İslâm ülkelerinde görüldü (mut'ah evlilikleri). Aynı zamanda, eski Japonya'da da beş yıl ya da daha az bir süre içinde bir evlilik sözleşmesinin geçerli olduğunu biliyoruz. 19. yüzyılın başlarında büyük Alman yazarı Goethe, Elective Affinities (Seçmeli Akrabalıklar) adlı yapıtında, beş yıllık evlilik, eğer eşler geçimli olursa sürebilir. Gerçekte, çoğu Batı ülkelerinde boşanmalar kolayca sağlandığından, evlilik aslında yasada olmasa bile, birçok çift için geçici bir düzenlemeye dönüşebilir. Bugün artık birkaç yıl içinde, erkeğin ya da kadının iki, üç, dört, hatta daha fazla evlenerek boşanması olağan hale gelmiştir. Bu gelişmelerin ışığında, her evliliğin sonu için yasanın resmen önceden belirlenmiş bir tarih koyması gerektiği önerilmektedir. Bu tarihe gelindiğinde, kuşkusuz evlilik başka bir dönem için yenilenebilir, ancak böyle bir yenileme olmaksızın, evlilik otomatik olarak bitirilebilir de. Böylece, bu durumda boşanma gereksiz olacaktır. Oysa, bu öneriyi eleştirenler, herhangi bir sabit zamanla sınırlamanın evlilik üzerinde kaygı verici bir tatsızlığın erken ortaya çıkabileceğini ve daha ussal, «kusursuz» boşanma yasalarının aynı amaca daha iyi hizmet edebileceğini belirtmektedirler.

Deneme Evlilikleri

Avrupa tarihinin çoğu boyunca, çiftçiler bekledikleri gelinin doğurganlığını görmek ve uygun bir eş olmasını güvenceye almak için çocuklarının evlilik öncesi cinsel ilişkilerine izin verirdi. Böylece, onlar modern çağlarda İngiltere'de bundling (soyunmadan aynı yatakta yatmak), Larrying Sitting up, Norveç'te Nightrunning, Hollanda'da Guesting, Night-courting-deneme geceleri, Almanya'da Kiltgang, Fensterin vb. adlarla çağrılan çeşitli âdetler yaşadılar. Bu âdete göre, bir kız gece yatağına, eğer anababaları onu ciddi bir umut olarak görüyorsa, bir erkeği alabilirdi. Başlangıçta, bu gece ziyaretlerinde herhangi bir fiziksel yakınlık olmayabilirdi, ancak ziyaretler daha sık olursa, cinsel ilişkiye izin verilirdi. (Bu tür ilişkiler uzun zaman sürerdi) Oysa, evlilik her zaman nihai amaçtı, ancak özellikle kız hamile kalırsa. Evlilik, her ikisi de yükümlülüklerinin farkına vardıklarında düşünülürdü. Gerçek-

te, bazı alanlarda resmi evlilikten önce gelen bu pratik, aylarca, hatta yıllarca süren deneme evlilikleriyle biraz daha resmileştirilirdi. Bu âdetler, birçok yüzyıl onların gerçek anlamlarını önemseyerek avantajlarından yararlanan yabancıların hücumu altında ölene değin, kırsal nüfusa hizmet etti. Bununla birlikte, çağımızın cinsel reformları da tekrar tekrar tüm yurttaşlar için benzer âdetlerin yeniden tanıtılmasını istedi. Böylece, onlar «bir arkadaşlık gibi evlilik» (ABD'de), «Ehe auf Zeit» (Almanya'da) ya da «Probeehe» (Avusturya'da) önerdiler. Ayrıntılarda farklı olmasına karşın bu önerilerin hepsi karşılıklı anlaşma yoluyla, basit bir ayrılmayla ona boşanmanın yerine koyarak onun komplikasyonlarından kaçınmaya yardım etti.

Görüldüğü gibi, bir deneme evliliği yukarıda tartışılan geçici evliliğe çok benziyor. Eskisi, sonuçta bir çifti sürekli evlilik umutlarını ima ederken, daha sonraki, geçici olmayı kastediyor. Bu da onların aralarındaki tek fark oluyor. Oysa, eğer boşanma yasaları basitleştirilirse bu reformların hiçbirinin gerçekte gerekli olmadığı görülecektir. Bugün birçok çift, evlenmeden önce bir süre birlikte yaşayarak bir deneme evliliği uyguluyorlar. Böyle özel, gayriresmi anlaşmalar sürüp gidiyor ve bu gelecekte daha sık uygulanabilir.

İki Aşamada Evlilik

Deneme evliliğinin tek bir çeşidi Amerikan antropologu Margaret Mead tarafından önerilmektedir. Bu öneriye göre; evliliğin iki türü olacaktır. Biri çocuksuz, öbürü çocuklu. Başka bir biçimde açıklarsak, ikinci aşamaya hiç gerek duyulmasa bile iki aşamalı evlilik sözleşmesi yapılacaktır. Birinci aşama, «kişi evliliği» diye adlandırılan biçimi getirecektir genç bir çifte. Bu evlilik, eşler birbirlerini arzu ettikleri sürece işleyecektir, ancak eşler çocuk yapma hakkına sahip olmayacaktır. Gelecek aşama bir «anababasal evliliğe» doğru götürecektir, ancak karı ve kocanın çocukları bakıp büyütmek ve destekleme yeteneklerini göstermesinden sonra. Bu iki aşamalı evlilik, bu yüzden özel bir belge ve tören isteyecektir.

Böyle bir reform pratik görünmüyor, çünkü kişisel evliliklerde yasağa karşın «gayrimeşru» çocuklar yaratma tehlikesi her zaman olacaktır. Böylece iki aşamalı evlilik sistemi kesinlikle kendi içinde zayıf düşecektir. Her şeye karşın, kuramsal bir düzeyde, Mead'ın önerisi, genç evlilerin anababa-lık sorumluluklarını etkileme değerine sahiptir.

Monogami Olmayan Evlilik

Monogami, gelecekte şu ya da bu biçimiyle egemen evlilik biçimi olarak kalırken, monogami olmayan evliliklerin de sürebilmesi olasılığı vardır. Bu evlilikler yeniden görünecekse, tam cinsel eşitlik temelinde ortaya çıkmış olacaktır. Aşağıdaki örnekler bunları açıklamak için yararlı olabilir.

Poligami

Poligaminin her ikisi de kuşkusuz uzun ve saygıdeğer bir tarihe sahiptir. Polijiniye Tevrat'ta da Kur'an'da da göz yumulur. Oysa, Hıristiyanlığın etkisi altında ve cinsel eşitlik taleplerinin gelişmesinin bir sonucu olarak, evliliğin bu biçimi Batı uygarlığında uzun zamandır görünmedi ve dünyanın başka bölgelerinde de bir baskı altında bulunmaktadır. 19. yüzyılda Amerika'da, Mormonlar onu yeniden canlandırmaya çalıştı, ancak en azından bu uygulama resmi bir baskı sonucunda kısa zaman içinde yok edilmeye zorlandı. Her şeye karşın, poligami bazı insanlar için çekiciliğini sürdürdü. Öte yandan, pek çok Batılının tekrar tekrer evlenip boşanmasıyla «seri halinde» poligamiye benzere bir uygulamaya başladıkları gözlendi. Gelecekte resmen öyle yapma haklarını kazanırlarsa, bazı erkeklerin yeniden birkaç kadın ve bazı kadınların da birkaç koca alması inanılmaz olmayacaktır. Ancak bugün birtakım insanlar iki evlilikten dolayı mahkûm ediliyor, dava konusu olmaktan kaçanlar da menage a trois diye adlandırılan biri resmi, öbürü resmi olmayan eşle birlikte yaşıyorlar. Günün birinde bu tür düzenlemeler pekâlâ resmen tanınabilir. Böyle bir evlilikte her eşe aynı yasal hakların verilmesinin zorunlu olduğunu söylemek bile gereksiz.

Grup Evliliği

Bir grup evliliğinde, birkaç kocayla birkaç karının evlendiği görülür. Başka bir deyişle, gruptaki tüm erkekler, tüm kadınlarla evlidir. «İlkel» halklar arasında bazı örnekler görülmesine karşın, böyle evlilikler hiçbir zaman herhangi bir yerde yaygınlaşmamıştır... Bununla birlikte, grup evliliğinde ünlü ve oldukça başarılı deneyimle 19. yüzyılda Amerika'da John Humprey Noyes ve Oneilde topluluğunda gerçekleştirilmiştir. Bu toplulukta her kadın «kompleks evlilik» diye adlandırılan bir sisteme göre, kuramsal olarak her erkekle evlidir. Cinsel ilişki özgürce gerçekleştirilir, ancak döllenmeden «bilimsel olarak» belirlenen çiftler dışında kaçınılır. Bilerek doğurmanın bu biçimi (evlilik biçiminden ayrı bir sorun) stirpiculture olarak bilinirdi. İnzivaya çekilen ve nihayet bir süre sonra ölen karizmatik önderlerinden sonra, bu deneyimin de sonu geldi. Ancak, yakın zamanlarda böyle deneyimlerin başarı şansı az da olsa, yenilendiği görülmüştür. Eşler üzerindeki duygusal gerginlik, birçok durumlarda çok büyük ve oldukça geleneksel evlilik örneklerinde kendilerini gösterdiği halde, belli çağdaş «komünler»de grup evliliği varolmuş ve varolagelmektedir. Her şeye karşın, gelecekte, grup evliliği üzerine bazı girişimlerin devam edebileceği görülebilir ve evlilikler zaman zaman başarılı olabilir. Resmen tanınıp tanınmayacağı ise başka bir sorundur.

Eşcinsel Evlilik

Yakın zamanlarda bazı ciddi tartışmalara yol açan, ancak önceleri söz-konusu edilmeyen bir sorun da eşcinsel evliliktir. Kuşkusuz, eğer eşlerden biri erkek öbürü kadın olduğu sürece, iki eşcinselin evlenebilmesi her zaman olasıdır. Gerçekte biz, geçmişte böyle evliliklerin pekâlâ gerçekleştiğini biliyoruz. Buna iyi bir örnek, İngiliz diplomat Harold Nicolson ile romancı Victoria Sackville - West arasındaki evliliktir. Her ikisi de cinsel görevlerini ayrı yataklarda, yani dışarıda yerine getiriyor, ancak birbirlerine her şeye karşın derin bir saygı ve sevgi duyuyorlardı.

Bununla birlikte, şimdiye değin Batı kültürü aynı cinsten eşler arasında bir evliliğe hiçbir zaman izin vermemiştir. Yalnız Eski Roma'daki uygulamalar kuraldışıdır. Çok az uygarlık da, daha geniş anlayışlara sahip olmuştur. Nitekim, bazı Amerikalı yerli kabilelerinde, bir erkeğin, kendini kadın rolünde varsayıp başka bir erkekle evlenmesi olasıydı. Kuzey Afrika'da, Siwanlar arasında, birçok erkek, genç erkeklerle evlendi ve onlara, kızlara verilenden daha çok «başlık parası» ödedi. Bununla birlikte, genel olarak konuşursak, böyle âdetler her zaman seyrek olmuştur, çünkü evlilik çoğunlukla doğurmayla ilişkiliydi. Bu nedenle, eşcinsel ilişkilerin teşvik edildiği yerlerde bile, bu ilişkiler evlilik öncesi ve evlilikdışı ilişkiler olarak kaldı.

Evliliğin geleneksel anlamlan bazı sanayi toplumlarında yalnızca yakın zamanlarda değişmeye başladı. Yeni, güvenilir gebelik önleyicilerin ortaya çıkmasıyla, doğurma bir seçme sorunu haline geldi ve bugün birçok erkek ve kadın, çocuk sahibi olmak istemeseler ya da çocuk yapamasalar bile evlendiler. Bunların yerine, eşler evlilikte sevgi, arkadaşlık, mali güvence, mesleki işbirliği gibi başka değerler aradılar. Öte yandan, evlilik için aynı cinsten çiftlerin de aynı nedenleri ileri sürdükleri oldukça açıktır. Bu nedenle, kısır karşı cinsel çiftler evlenebilirlerken, eşcinsel çiftlerin bu haktan yoksun bırakılması doğrusu pek inadına gelmiyor.

Kuşkusuz, birçok eşcinsel çift, bazen ömür boyu bu ilişkilerini değiştir-meksizin sürdürürler ve buun yasal bir evlilik olarak kabul edilmediğinden, bunun olumsuzluklarına katlananlar dışında, pek evlenmek istemezler. Vergi, veraset ve göç yasaları eşcinsellere karşı farklı bir uygulama içine girer

ve böylece onlar bu sorumlu oldukları davranışlarından dolayı herhangi bir ödüllendirmeyi beklemezler. Gerçekte, toplumumuzun bugün eşcinselleri karmaşık ve kararsız bir halde bıraktığını söyleyebiliriz. (Ayrıntılar için «Cinsel Baskılar - Eşcinsellere bakınız.)

Bununla birlikte, şimdi, birkaç Hıristiyan kilisesi, özellikle Metropolitan Topluluğu Kilisesi eşcinsel çiftlerin evlenme törenlerini ya da (kutsal birliklerini) yerine getiriyor. Böyle bir evlilik yasal olarak tanınmıyor, ancak en azından birbirine kesin tahahhüt veren çiftlerin durumlarının biraz yasallaşması-nı sağlıyor. Bazı Avrupa ülkelerinin parlamentolarında (Danimarka, Hollanda) eşcinsellerin birbirleriyle evlenebilmelerinin tanınması için büyük tartışmalar yapıldı. Ve bu tartışmaların sonunda eşcinsellerin birbirleriyle evlenebilmeleri yasallaştı. Öte yandan, ABD'de de benzer yasaların çıkarılması için uğraşılmaktadır.

TARİHSEL PERSPEKTİF İÇİNDE AİLE

Aile sözcüğünün İngilizcesi, «ev hizmetçisi» anlamına gelen latince «fa-mulus»tan türemiş olup, bir adamın sahip olduğu bir grup hizmetçi anlamına gelir. Sonraları anlamı genişlemiş ve bir adamın soyundan gelen ya da bir adam tarafından yönetilen hizmetçiler, karılar, çocuklar, anababalar, büyükana-babalar, öteki yakın ve uzak akrabalar, arkadaşlar ve geçici konuklar gibi bir adamın evinde yaşayan tüm kişileri kapsamıştır.

Bu çeşitli anlamlar, ortaçağ İngilizcesinde çok canlı bir biçimde görülüyordu. Gerçekte, Rönesansla birlikte «aile» sözcüğü ya hizmetçilerin ana bölümü, ya da bir soylunun mahiyeti, kan bağı olan bir grup insan ya da birlikte yaşayan bir grup insan anlamında kullanılıyordu. Bu anlamlar son ikisinin yeni bir toplumsal fenomeni tanımlamak için birleşmesi 17, 18. yüzyıllarda oldu:

Buna göre, aynı çatı altında yaşayan az sayıda yakın akrabalar, birbirlerine duygusal bakımdan da yakın oldular. 19. yüzyılın başlarında bu kullanım, öbürlerinin yerini aldı ve «aile» çoğunlukla anababa ve çocuklardan oluşan yakın bir gruba dönüştü. Bugün bu sözcüğün öncekine göre hem geniş, hem de dar anlamını biliyoruz. (Aynı anlamsal değişim, kabaca Fransız ailesi, «famiile» ve Alman ailesinde «familede» de gözlemlenebilir.

Şimdiki özel aile kavramımızın bu anlamları basitçe öteki kültürlere, hatta geçmiş kültürümüze uygulanamaz. Sorunu gerçekten anlamak istiyorsak, filolojik gözlemlerimizin gösterdiği gibi, sorunu daha bir incelememiz, üç ayrı fenomen arasında ayrım yapmamız gerekir.

1  -  Akrabalar, yani birlikte yaşasın ya da yaşamasın, akraba olan

insanlar.

2  -  Ev halkı, yani, akraba olsun ya da olmasın, birlikte yaşayan insan-

lar.

3  -  Aile, yani akraba olan ve birlikte yaşayan insanlar.

Şimdiki kültürde bu üç olgudan en çok üçüncüsü, yani aile, tartışmaların baş köşesinde yer alır. Akrabalık sistemleri ve ev halkı örnekleri bir toplumsal sorun olarak savsaklanır genellikle. Bunun yerine, asıl ilgi, onların uyuştukları bir durumda odaklanır. Örneğin, yakın zamanda ABD'de yapılan bir nüfus sayımında, «aile», bir ev içinde birlikte yaşayan ve kan bağı, ya da evlatlarla iki ya da daha fazla akraba kişiden oluşan bir birim olarak tanımlanır.

Önceki geniş anlamlar dizisiyle karşılaştırıldığında, ailenin bu geçerli tanımı, kuşkusuz oldukça sınırlıdır. Daha yakın bir gözlemle, olası birleşimlerin şaşırtıcı bir çeşidini içerdiği görülür. En basit durumda bile, yani yalnızca iki kişiden oluşan bir ailede, en azından bir düzine farklı ilişki bulabiliriz:

1  - Çocuksuz evli bir çift

2  - Bir kadın ve kendi çocuğu

3  - Bir kadın ve evlatlığı

4  - Bir adam ve kendi çocuğu

5  - Bir adam ve evlatlığı

6  - Bir kadın ve kendi torunu

7  - Bir kadın ve evlatlık torunu

8  - Bir adam ve kendi torunu

9  - Bir adam ve evlatlık torunu

10  - Bir erkek ve kızkardeş

11  - İki kızkardeş

12  - İki erkek kardeş

Gerçekte, liste öteki uzak yakın akrabalarla genişletilebilir. ABD'de nüfus sayımına göre, bu sosyal birimlerin hepsi ya da herhangi biri, yalnızca iki unsur içerseler bile, bazı yaygın yaşam düzenlemeleriyle ilgisi olduğu sürece, aileler olarak kabul edilmelidir.

Görebildiğimiz gibi, «aile» sözcüğünü bu biçimde kullanan bürokratlar, sınırlı ve modern, ancak «yansız» bir bakışı ifade ederler... Onlar günümüz gerçeklerini pratik bir yolla tanımlamasını aramaktan başka özel bir domes-tik aile tipi ya da idealini ifade etmezler. Gerçekte, onlar basit, tanımlayıcı istatistikler ister. Böylece onlar için yukarıdaki örneklerin tümü parçalanmış ya da dağılmış geniş ailelerin, başka parçalarını değil, kendi hakları içinde meşru aileleri temsil ederler.

Bununla birlikte, ortalama yurttaş, sorunu oldukça farklı görebilir. Ona, «iki kişilik aile» hiçbir zaman «gerçek» bir aile olarak görünmeyebilir. Bunun yerine, bu aileyi, bir ailede olması gereken bir kalıt ya da salt bir iz, bir istisna olarak değerlendirebilir. Bu nedenle, örneğin bir koca ve karısının ya da bir erkek ve kızkardeşinin bir aileyi oluşturmadığı ve bir ailenin en azından iki kuşaktan üç kişiyi, yani ana, baba ve bir çocuğu içermesi gerektiğini hisseder.

Öte yandan, bugün çoğu insanlar esas olandan çok çok derinlere inmekte isteksiz olacaktır. Kuşkusuz bu, herhangi bir ek çocuk sayısını içer-meyecek, ancak gerçekte büyükanne ve babalarının, koca dede ve ninelerinin, kuzen ve kuzinlerinin, yeğenlerin, amcalar ve halaların aileye uygun kişiler olup olmadığını merak etmeye başlayabilirler. Burada, yeniden nüfus sayımcılarının farklı düşündükleri hatırlanacaktır. Onlar, ailenin büyüklüğü ya da aile üyeleri arasındaki ilişkilerinin derecesi hakkında hiçbir şey söylemiyorlar. Onların kararlaştırıcı ölçütü, geleneksel ev halkıdır. Böylece, ABD nüfus sayımı tanımları yalnız en küçüğünü değil, olası en geniş aileyi de kapsamaktadır.

Bununla birlikte, gerçek durumda çoğu modern Amerikan aileleri bir dereceye kadar uç noktalar arasına düşüyor. Bu aileler çoğunlukla iki kişiden daha çok kişiyi, ancak nadiren iki kuşaktan daha fazla kişiyi içeriyor. Küçük aileler olsun en geniş aileler olsun, her ikisi de tipik kabul edilmiyor artık, tersine, aileyi belli bir temel grupla ya da evli bir çift ile çocuklarından oluşan bir çekirdeğe indirgemek, genel bir eğilim olarak belirtiyor. Bu nedenle, daha ayrıntılı bir tartışma için tek başına «aile» terimi yetersizmiş gibi geliyor. Aileler, farklı biçim ve büyüklüklerde olabilir ve bugün onların açıkça bir özel bileşimi popüler olursa, o zaman daha derin ayrımların yapılması yararlı olacağa benziyor. Böyle, bir ayrım aileyi yaygın olarak iki temel tipte listeleyen sosyologlar tarafından getirilmektedir.

1   - Çekirdek aile (Latince Nucleus: öz, esas.) Sadece ana, baba ve çocuklardan oluşan aile.

2  - Geniş aile: Bir çekirdek aile ve çeşitli akrabaları içerir. (Gerçekte geniş aile, sosyal bir birim oluşturduğu durumda bile, her zaman üyelerinin aynı çatı altında yaşadığı anlamda domestik değildir. Oysa, onlar normal olarak yakın bir birliktelik içinde yaşar ve birçok önemli durumlarda işbirliği yaparlar.)

Bu ayrım ilk kez önerildiği zaman, çoğu kez bir kısım tarihsel evrimi ima edeceğinin varsayıldığı yeteri kadar garip görünüyor. Gerçekte ailenin evriminin evlilikle bir paralellik içinde olduğuna inanılıyordu. Tıpkı monogaminin poligamiden ortaya çıktığı gibi. Çekirdek ailenin de, geniş ailenin evrimiyle ortaya çıktığı söyleniyordu. Çok eşli evliliklerin her zaman geniş aileler oluşturduğunu, ancak bu kurama göre tek eşli evliliklerin de bir kez yalnızca, daha geniş bir çerçeve içinde modern endüstri toplumunda ayrı ve bağımsız halde görüldü.

Bu çarpıcı ve basit kanı, yıllarca üzerinde herhangi bir kuşku bırakma-macasına varlığını korudu. Bu kanının, gerçeğe iyi bir biçimde değindiği de kabul edilmelidir. Her şeye karşın, daha yakın gözlemler bir bütün olarak ele alındığında evrimci monogami kuramı gibi, fazla ayakta kalmadığı görülür. Tarihçiler, çekirdek ailenin, endüstrileşmeden önce Batı dünyasında egemen olduğunu ve geniş ailelerin endüstrileşmeden sonra da devam ettiğini gösterebilirlerdi. Aynı zamanda imalat (fabrika) sisteminin her iki aile tipini de kolayca destekleyebildiği ve birinden öbürüne, düz bir evrimci çizginin olmadığı görülüyordu.

Bununla birlikte, modern çağların Avrupa ve Amerika aile yapısından bazı dramatik değişimlere tanık olduğu ve geniş ailenin giderek seyrekleşti-ği de gerçektir. Dahası, çekirdek aile şimdi üyeleri açısından farklı bir anlam kazanmış ve böylece konuya yeni ve tek bir fenomen açısından değineceğimiz anlaşılıyor.

Bu durumda, dikkatli bir yol tutup geleneksel geniş aile olsun modern çekirdek aile olsun, her ikisini de tartışmak uygun olacak. Bu nedenle, aşağıdaki sayfalar bu tartışmaya ayrılıyor. Bir bölümde de toplumumuzda gelecek olan aile örneklerine değiniliyor.

M

GELENEKSEL GENİŞ AİLE

Geniş ailenin olası birkaç çeşidi varolup üyelerinin her birinin pozisyonu ve işlevi, durumlarına göre değişebilir. Örneğin, geniş aileler çok eşle evlilik ya da grup evliliğinden oluşabilir ve cinsel eşitlik ya da ev halkının bazılarının önderliğine boyun eğme üzerinde kurulabilir. Günümüz çerçevesinde biz, kendimizi Sanayii Devrimi öncesinde, Batı dünyasında varolan geleneksel geniş aileyle sınırlıyoruz.

Kuşkusuz Hıristiyan Avrupasında monogami, evliliğin kabul edilen tek biçimiydi ve geniş ailede çoğunlukla evli bir çiftin, en büyük oğlu ve karısı, belli torunlar ve öteki yakın akrabaların birlikte yaşadığı tek biçim oluyordu. Başka bir deyişle, çok kere bazı ortak girişimlerle uğraşan üç ya da daha fazla kuşaktan da oluşuyordu bir aile. Bu aile tipi yaygın olmakla birlikte, evrensel değildir. Yaşama koşullarının ilkel insanların kendi topraklarının olmadığı ve mülkleri biraraya getirmenin zor olduğu durumda küçük aileler daha yaygındı. Gerçekte ailelerin büyüklüğü ve yapısı çoğu kez toplumsal değişimlere bir yanıt olarak düzensizce değişti.

Böylece, artan ekonomik şansla bazı çekirdek aileler genişleyebildi, zenginleşti ve toplumsal etki sağladı. Öte yandan, bazı mali tehditlerle yüz-yüze gelince mallarını mülklerini sağlama almak için yeniden sözleşme yapabiliyorlardı. Bununla birlikte, aynı nedenle Ortaçağ Avrupası'nın çoğunda yoksul kitleler hiçbir zaman büyük bir ev halkı çerçevesinde güvenceye alınmış yaşamı arzulayamadılar. Tersine, ayrı kulübeler, ahır gibi evlerde çok küçük gruplar halinde yaşadılar. Açıkçası, geniş çiftlik evleri, büyük evler (kâşaneler), köşkler ve şatolar zenginlere ayrılıyordu.

Her şeye karşın, modern çağın başlangıcı ve ticaretin gelişimiyle büyük, uygun semtlere dayanan orta sınıf ortaya çıktı. Böylece yoksulların bir iki odalı konutları, zengin resmi görevlilerin, tüccarların karılan, çocukları, akrabaları, arkadaşları, hizmetçileri, kâtipleri ve çıraklarıyla yaşadığı iyi yapılmış birkaç bölmeli yüksek binaların görünümünü bozmaya ve gölgelemeye başladı. Bu «büyük evlerde» yaşayan ailelerin «ideal geniş aile»ya da «Batı özleminin klasik ailesi» olarak adlandırıldığı görüldü.

Böyle bir ailenin kesin olarak avantajları vardı. İnsanlar, onların nereye ait olduklarını ve onlardan ne beklendiğini biliyordu. Aynı çatı altında yediler, içtiler, uyudular, öğrendiler, çalıştılar ve hep birlikte oynadılar. Doğumdan ölüme, tanıdık yüzler arasında gelişip yaşlanan organik bir bütünün parçalarıydılar. Hepsi ortak çıkarlarına hizmet edip birbirlerinin sevincini, tasasını paylaştılar, dara düştüklerinde hazır destek buldular. Hasta ya da eli ayağı tutmaz oldukları zaman bakım ve koruma buldular. Kısacası, hiçbir zaman yalnız kalmadılar ve yaşamlarının her zaman bir «anlamı vardı.»

Şimdi geniş aileyi böyle çekici gösteren koruma ve güven duygusu budur. Bununla birlikte, tarihsel çalışmaların gösterdiği gibi, bu birliktelikler gerçekten çok fazla duygusal sıcaklık sağlamamaktadır. Büyük ev olgusunun ana işlevi ekonomik oluşudur. Sevgi ve şefkat ikincil önemdedir. Bireylerin gereksinimleri ve ilgilerine çok fakat dikkat gösterilmezdi. Aslında, ana-babaların kendileri, çoğunlukla âşık oldukları için değil, maddi ve pratik nedenlerle evlenirdi. Bundan başka, karının konumu, istekleri her zaman egemen olan kocadan aşağı düzeydeydi. Çoğu kez eşler arasında büyük yaş farkı olurdu. Çünkü, birçok kadın çocuk doğururken ölür ve erkekler


17. YÜZYILDA AİLE YAŞAMI

17. Yüzyılın «büyük evleri» genellikle topluluktan bir ayrımı sözkonusu etmiyor, ayrıca aile üyelerinin tüm yaşlardan davetsiz, rastgele konuklar, komşular ve arkadaşlarıyla serbestçe kaynaşmalarına izin veriyordu. Kilise yılları sırasında coşkun kutlamalar yaygındı. Resim: Jan Ste-en (1626-1979)

de yeniden genç eşlerle evlenme eğilimi duyardı. Evin reisi öldüğü zaman, dul karısı evin işlerini yürütmek için kocanın başta gelen yardımcısıyla evlenirdi. Az sayıda çocuk potansiyel işçiler olarak memnunlukla karşılanır, ancak anababaları zamanlarının çok azını onlarla birlikte geçirirdi. Çocuklara hizmetçiler bakar ve bir süre sonra da bazı işyerlerine çırak olarak gönderilirlerdi. Soylu erkeklerin oğulları da soylu ailenin yanına yardımcı olarak verilirdi. Birçok çocuk basbayağı, ihmal edildiğinden, çocuk ölüm oranı da oldukça yüksek olurdu. Örneğin, 18. yüzyıl başlarında Londra'da 5'ine yaklaşan her 1 çocuğa karşı üçü ölüyordu. Koşullara göre, anababalar evlatlarına çok yakından bağlı değillerdi. Gerçekte dolaysız ve dolaylı yoldan bebekleri öldürme yaygın bir uygulama idi. Anababalar, çocuklarını yatakta boğulmaya terkediyorlar ya da çocuklara zulmediyor, aç bırakıyor, öldürmeleri için sütanne ve bakıcılara teslim ediyorlardı. Hatta, çocuğun masumluğu üzerine duygusal yazılar yazan «aydınlanmış» Jean Jacques Rous-seau bile, beş çocuğunu bir yetimhaneye vermişti. Evler için her türden hizmetçi ve asker gereksinimini sağlayan bu kurumlarda ölüm oranı çok kere % 80-90'ı buluyordu.

17. yüzyıl sonlarından önce, 18. yüzyıl başlarında «büyük evler»in kural olarak fazla kalabalık ve gürültülü olduğunu anlamalıyız. Bu evler bir özellik göstermiyor, ancak yarı kamusal yerler görünümü veriyorlardı, insanlar günün her saatinde, tüm bölümlerde koşuşturuyor, bir içeri bir dışarı girip çıkıyorlardı. Konuklar haber vermeksizin görünüveriyor, arkadaşlar, tanıdıklar, iş arkadaşları, müşteriler, her türlü aracılar bir aşağı bir yukarı serbestçe dolaşıyor ve bazen gece de orada kalıyorlardı. Çeşitli hizmetçilere ek olarak, evde çoğunlukla sürekli birkaç konuk da bulunuyordu. Özel odaları, işyerleri ya da büroları birbirinden ayıran bir bölüm yoktu. Yataklar ve masalar biraraya yerleştirilip gereksinmeye göre kullanılıyordu. Aile yemeklerinin bir düzeni olmadığı gibi, belli bir yemek saati de yoktu, yemekler o anda hazırlanıp ortaya getirilip ya da bitişikteki hanlardan satın alınırdı. Bir «aile yaşamı» da olmazdı. Yerine, tüm etkinlikler geniş bir toplumsal yaşamın parçası durumunda idi. Aile her zaman topluluğa ve onun etkisine açık kalırdı.

Bu nedenle orta ve yukarı sınıfların aile bireyleri arasındaki ilişkilerin oldukça soğuk ve resmi olması fazla şaşırtıcı değildir. Fransa'da koca ve karı birbirlerine Monsieuor (efendi) ve Madame (bayan), İngiltere'de sir (sör) ve leydi diye hitap ederdi. Bu resmi sıfatlar aynı zamanda anababala-rıyla karşılaştıkları sırada çocuklar tarafından da kullanılırdı. Soylu çocuklar, anababalarına «milord» (lordum) ve «milady» (leydim) diye hitap ederlerdi. Çocukların kendi aralarında seremoni de bundan az değildi. Ön adları kullanmak yerine, birbirlerine «kardeş», «kızkardeş», «hemşire» ve «kuzen» diye çağırırlardı. Ön adın takma ad ve teklifsiz yakınlık olarak «papa» ve «mamma»nın kullanımı, 17. yüzyılın sonlarına değin moda olmadı. (1800' den sonra İngilizler çocuk dilinde ana karşılığı olarak «mama»yı kullanmaya başlarken, Amerikalılar da «momma»yı kullandılar ve sonraları basitçe «mom» (ana) ve Dad (baba) şeklinde konuştular.)

Sonraları, yüzyıllardır geniş Avrupa ev halkı bireylerinin birbirlerine karşı öyle çok fazla duygusal bir ilgi duymadıkları açıkça görüldü. Gerçek ve duygusal yakınlık yalnızca orta sınıfın ve onun değerlerinin yavaş yavaş ortaya çıkışı ile gelişti. Katı yurttaş tipi ortaya çıkarken, sonraları daha endüstriyel, kurallı, saygın, disiplinli ve evcimen oldu. Kısacası aşina olduğumuz bir «burjuva yuva karakterine» dönüştü. Bu süreç 16. yüzyıl sonlarına iyi biçimde giderek sonraki yüzyıl boyunca da hızlandı. «Büyük ev»in bizzat kendisi değişmeye başladı. Bir kere içbağlantının kurulmakta olduğu yer çok amaçlı bölümlere açık oldu, müzik, okuma, uyuma, yemek odaları birbirine yakın olmakla birlikte ayrıydı. Hizmetçilere özel bölümler, (yatak odaları vb. yerler) yasaklandı. Özel bir dünya kuruluyordu artık ev içinde. Böylece zevkler ve işler karışmayacaktı. Çalışma odaları ve oturma odaları belirgin bir biçimde birbirinden ayrıldı. Her ev davetsiz konukların artık giremeyeceği bir iç kutsallığa sahip olmuştu. Gerçekte, habersiz ziyaretler cesaret kırıcıydı. Aile yalnızca belli günlerde ya da Jours Fixes'de konuk kabul ederdi. Başka zamanların tümünde, aile bireyleri birbirlerine konuk oldu. Onlar «aile masasının» çevresinde toplanıp «aile oyunları» oynadılar, «aile dergileri» okuyup «aile konserleri» verdiler. Anababalar korunma ihtiyacına muhtaç saf yaratıklar gibi değerlendirdikleri çocuklarının eğitimi ve refahına da çok nazik bir ilgiyle yaklaştılar. Bu koruma aile çevresinde oluyordu. Yani, ideal, sıcak, tatlı, saf ve sevimli bir «mutlu yuvaydı».

Yalnız yavaş yavaş ortaya çıkan bu idealin kesinlikle her yerde görülmediğini söylemeye bile gerek yok. Yukarı sınıflar ve aşağı sosyal sınıflar çok farklı bir biçimde yaşadılar. Aristokratlar önceki gibi düzensiz kalabalık bir akraba, hizmetçi ve konuklar tarafından çevrelenen, açık şato ve saraylarda oturmayı sürdürdüler. Yoksul çiftçiler ve geniş bir işçi kesimi de hâlâ küçük kulübe, dam ya da baraka evlerde yaşıyorlardı. İşin doğrusu, burjuvazinin kendisi çoğu kez daha devingen ve maceralı standartlarından saptı. Birçok erkek sevdikleriyle geçirdikleri tatlı akşamları askıya aldı. Bu nedenle, kahvelerde, publarda, derneklerde, kulüplerde, mason kuruluşlarında ya da dinsel cemiyetlerde geçen bir toplumsal yaşam geliştirdiler. Sonuç olarak, ailenin işlevi ve biçimi yeniden değişti. Gerçi ailenin «kapalılığına» karşı aile büyüklüğünde küçülmeye doğru bir eğilim olduğu açıktı. Daha yaşlı kuşağın ve uzak akrabaların devam edegelen varlığı, artan bir biçimde zorla gelip dayatma olarak görülüyordu. Böylece başlayan sanayileşmeyle geleneksel geniş aile, yerini modern çekirdek aileye bıraktı.

MODERN ÇEKİRDEK AİLE

«Çekirdek», «ayrı» ya da «sınırlı» aile, yeni bir fenomen değildir. Tarih boyunca pek çok kültürde varolmuştur. Gerçekten de, birkaç kuşaktan oluşan geniş aile, yeni sanayileşmiş toplumlarda değil, ileri zengin, yerli yerine oturmuş toplumlarda kurulur. İlk ve çok deneyimli toplumlarda çekirdek aile modelinin yeğlendiği görülüyor.

Oysa, çekirdek aileler sınırlılık ve ayırımların derecesine göre değişebilir. Örneğin, Sanayi Devriminden önce Batı çekirdek ailesi sık sık bir çiftlik, malikâne, aristokratik bir konak ya da nüfusu akrabaların oluşturduğu köy gibi geniş bir sosyal birimde görülürdü. Birçok eski kent komşulukları, aynı zamanda güçlü akrabalık bağları gibiydi ve böylece çok küçük aileler topluluğa açık bir durumda kaldı. Aile ziyaretleri çok yaygındı. Çocuklar başka bir evi kendi evleri gibi hissederlerdi. Öte yandan 17. yüzyılın sonlarında, «kapalılığa» karşı yönelim birçok geniş evli ailelerin büyüklüğünü düşürdü ve kalan aile üyeleri arasındaki ilişkiler de değişti. Bu üyeler birbirleriyle daha fazla ilgilenir oldular. Birbirlerine daha çok gereksinme duydular, saf ve sevimli «burjuva» evi, modernleşmenin toplandığı fırtına da, bir huzur odası, dünyadan saldırganlıktan rekabetten ve sınıf savaşlarından uzak, güvenilir bir liman oldu. Biz, aynı zamanda bu evin kadınlara nasıl sığınak olduğu ve çocukları cinsel ve başka günaha teşviklerden nasıl koruduğunu gördük. Başka iğrenç sosyal gerçeklikler de körfezde tutuluyordu. Ailenin geliri artık içerde değil, evin oldukça dışında kazanılıyordu. Cinsler arasındaki işbölümü, erkeklerin zamanlarının çoğunu ailelerinde ayrı, fabrikalarda, dükkânlarda ve buralardaki ücretliler olarak görülmesiyle yeni bir biçim kazandı.

Küçük çocuklarının bakıcısı ve eğiticisi olarak yalnızca onların bir arkadaşı olan karıları şimdi onların asıl sorumlusuydu. (Önceleri, bu görevler anneler, büyükanneler, bakıcılar ve hizmetçiler arasında paylaşılmaktaydı.) Gerçekten de artık orta sınıftan evde çalışan erkekler yalnızca özel işleriyle doktorlar ve avukatlardı. Bununla birlikte, kural olarak, burjuva ailesi aile reisi ya da kendilerinin geçimini sağlayan kimseyi (ekmek kazanıcılarını) yalnızca o geceleyin işten eve döndüğü zaman görüyordu. Bu çalışma, aile reisinin karısından ve çocuklarından soyutlanmasına yol açtı.

Üretimsel çalışmanın evden fabrikalara aktarılmasının kuşkusuz, tüm aile üyeleri için önemli sonuçları vardı. Artık onların herhangi birini herhangi özel topluluğa ya da özel bir eve bağlayan güçlü köklerde geliştirmek zorunlu değildi. Yerine, herhangi bir yerdeki işi kovalamak, yeni yerleşimler-deki endüstriyel gelişmeyi izlemek te serbest oldular. Dahası, aile bağları, fabrika çalışması, her zamankinden daha fazla rasyonelleşip yeterlileşirken, daha az önemli hale geldi. Akrabalarını kayırma yerini, yalnızca değer ya da hizmete göre terfi ve kira ödemeye bıraktı. Aynı nedenle, yeni işçiler, işadamları ya da bürokratların artık uzak akrabaları kollaması geekmiyordu ve artık kendi küçük ailesi için çalıştı ve bu da onu daha çalışkan bir hale getirdi. Şimdi geliniyle birkaç insanı geçindirmeye başladığından beri daha hızlı ilerleyebilirdi. Böylece, tek başına koca ya da baba, artık geleneksel ya da yaygın yükümlülükler altında ezilmiyordu. Ek olarak, çocuğunun eğitimi ve yaşlı ya da hasta anababalarının bakımı devlet tarafından ele alınmaya başlanmıştı.

Bu gelişmelerden yaklaşarak, birçok gözlemci, çekirdek aile ve sanayileşme arasında bir «uygunluğa» dikkat çektiler. Başka bir deyişle, küçük, yakın ve devingen aileler, sanayileşmeyi harekete geçirici iyi, uygun unsurlar olarak gördüler ve sanayileşme, çekirdek ailenin oluşumunu hızlandırdı. Gerçekte, modern sanayi toplumlarında eşitlik ve kişisel bağımsızlığa doğru bir yönelim vardı. Bu, sırasıyla, evlilikte eşin ikâmet yerini ve meşguliyetini serbestçe seçmesine olanak veriyor. Geniş bir ailede bu özgürlükler, «yanlış» bir seçim, akrabaların çoğunun etkilenmesine yol açacağından, her zaman sınırlıdır. Böylece, yeni sorumlulukların tüm avantajlarından yararlanmak isteyen insanlar geç evlenip ailelerini küçük görürler. Bununla birlikte, bu kural istisnaları da içinde taşır. Bazen geniş aileler daha yararlıdır, çünkü, canalıcı durumlarda bir sığınma ve yardıma olanak sağlayarak bir «destekleme birimi» gibi hizmet edebilirler. Bu, özellikle geniş aile bağları kurmaya çalışarak üst sınıflara geçmek isteyen aşağı sınıftan kişiler için önemlidir. Nitekim, tam sanayileşmiş toplumlarda bile kişi, geleneksel geniş aile ya da en azından geniş bir akrabalar ağına değer veren erkek ve kadınla karşılaşabilir.

Bununla birlikte, genel olarak yakın bağlarla kenetlenmiş çekirdek aile, Batı toplumlarında, son birkaç kuşaktan beri egemen olmuştur ve böylece bir ailenin ne olması gerektiği konusundaki genel algı biçimlenmiştir: Bir erkek ve kadın, birbirlerine aşık olarak evlenirler, zamanla iki ya da üç çocukları olur. Bir evde, dairede, kendi kendilerine yaşayıp tüm boş zamanlarını birlikte geçirirler. Kadın, ev işleri ve çocuklarla uğraşırken, erkek de sabahları evden çıkıp, işe gider. Kadın, aynı zamanda akşam yemeğini hazırlar ve gece bitkin eve dönen kocasına yardım eder. Yılda bir ya da iki kez, Şükran günü ya da Noel'de büyükana-babanın evinde, başka akrabalarla törensel bir hava içinde kısa bir zaman için biraraya gelirler. Ama herkes belli bir resmililikle davranıp işlerini aklından çıkarmaz o gün bile.

Bu «ideal» modele göre, aile üyelerinin geniş akrabalıktan tüm toplumdan uzaklaştığı açıktır. Bununla birlikte, onlar bu uzaklaşmayı çekirdek aile içindeki daha büyük bir duygusal sıcaklıkla telafi ederler. Baba, anne ve çocuklar, kendi dünyaları içinde olur. Derin bir karşılıklı sevginin onları bir arada tutacağı varsayılır ve öteki küçük aile birimleriyle ekonomik rekabetleri onların moralini yükseltir. Ne yazık ki, birçok ailenin de gördüğü gibi, evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz. Daha büyük ölçüde iletişim eksikliği, çoğu kez bir bozukluk olarak kabul edilebilir. Çok aşırı yakınlık bastırıcı olur ve kaçınılmaz saygısızlık doğurur. Bu nedenle, daha başlangıçtan, modern çekirdek aile eleştiri konusu olmaktadır.

Victoria döneminde, «yuva kültürü» doruğunda olduğu zaman, bu eleştiri esas olarak orta sınıf yaşamının anlayışsızlığını, sığlığını ve ikiyüzlülüğünü açıklayan ve saygın dış görünüş ardındaki çirkin psikolojik iççatışmayı ve katlanılan şeyleri ortaya koyan büyük burjuva yazarları, Flaubert, İbsen ve Stringberg tarafından dile getiriliyordu. Aileyi, felsefi ve politik temel üzerinde, özel mülkiyet çabasına ve kökenine bağlayan Engels tarafından daha derin bir biçimde eleştirildi. Sonunda, Sigmund Freud, dolaylı yoldan da olsa, yani nevrozların ve cinsel saldırganlığın temelinde yatanın «mutlu» çekirdek ev olduğunu ortaya koyduğu zaman, belki de en ciddi suçlamayı getirmiş oluyordu.

19. yüzyılın sonlarında, burjuva aile modelinin dezavantajları, birçok ortalama erkek ve kadına daha açık görünmüştü. Evin sıcak yuva asmosfe-ri boğucu görünmeye başladı ve bir kez kutsal bir yer olarak övüldüğü zaman, çoğu kez artan bir biçimde bir hapishane gibi mahkûm edildi. Geleneksel geniş ailede çocuklar birkaç erkek ve dişi yetişkin rolü, model olarak seçmekteyken, şimdi bir anababayla karşılaşmaktadırlar. Öncekileri, onların ilk eğitimi birtakım farklı insanlar ve çeşitli etkiler altında biçimlenirken, şimdi tamamen kendi ana ve babalarına bağlıdırlar. Gerçekten, son durum her zaman varolamamaktadır. Baba, artık ev içinde çalışmadığından, çocukları da açık bir sosyal rol kavramına sahip olmamaktadır. Yerine, evin geçimini üstlenip, gizemli ve uzak bir otorite biçimi uygulayan disiplin sağlayıcı olmaktadır. Çocuk arasıra sevilir, sık sık korkutulur ve sözüne pek seyrek kulak verilir. Aynı zamanda, karı ve anne, önceki her durumdan daha kısıtlı bulunur. O büyük ölçüde artan nesnel görevleriyle «dört duvar» içinde kuşatılmış kalır. Dışarıda yalnızca kiliseye gitmek ya da alışverişe çıkmak riskine girebilirdi. Onun dünyası küçülüp işlevleri bir daire içinde sınırlanıyordu. O, kadınsı, anacıl, duyarlı, «uygun» olmalı ve tüm önemli konuları kocasına havale etmeliydi.

Bu nedenle, Victoria döneminde birçok kadının çekirdek aileye ve onun içinde kendi konumlarına gücenmeye başladıkları dahi iyi anlaşılabilir. İşte, İbsen'in Bir Bebek Evi adlı yapıtındaki kadın kahramanı Nora'nın kocası ve çocuğunu terketmesi böyle bir şeyin göstergesi oluyordu. Zaman ilerledikçe, artan sayıda kadın, erkeklerle eşit tutulma ve bir insan olarak potansiyellerini eksiksiz geliştirme özgürlüğü istediler. Nitekim, başlarda oy verme hakkı, evlilikte reform ve boşanma yasaları için mücadeleye atıldılar. Aynı zamanda, artan bir sayıda işgücü ordusuna katıldılar. Sonunda, 1. Dünya Savaşı sırasında, önceleri giremedikleri birçok işte yeteneklerini gösterdiler ve eve, tutsak olmaktan belli ölçüde kurtuldular. («Kadının özgürleşimi»ne bakınız.)

Son birkaç on yılda bu yönelimin sürdüğü görülüyor. Bugün, birçok ailede, çocuklar zamanlarının çoğunu bir günlük bakımevi, anaokulu, yuva ya da okulda geçirirken, karı-koca da dışarıda çalışıyor. Sonuç olarak, aile üyeleri arasındaki duygusal bağlar bir dereceye kadar daha yapıcı olmakta ve daha geniş bir hoşgörü ortamı sağlanmaktadır. Akran grupların etkisi yalnızca çocuk için değil, anneler için de giderek artmaktadır. Geleneksel ana ve baba rolleri yeni bir evrim geçirmektedir. Kitle iletişim araçları herkesi daha geniş bir toplumla yüzyüze getirmekte, bu da sürekli bir dönüşüm sağlamaktadır. Bununla birlikte, aile dünyası da genişlememektedir. Büyü-kana-babalar artık ev halkının bir parçası olamamakta, daha çok kendi köşelerinde, huzurevleri vb. yerlerde yaşamaktadırlar. Evlenmemiş akrabalar ise kendilerine uygun bir otel ya da apartman dairesine yönelmektedir.

Böylece, ortalama Amerikalı bir aile oldukça küçük bir birim olmaktadır. Gerçekte, günümüzde yalnızca ana ve çocuklardan oluşan birçok babasız aile vardır.

Tek ebeveynli aile ya da «öz aile», çoğunlukla «tamamlanmamış» bir çekirdek aile olarak tanımlanmaktadır. Ancak böyle bir ailenin istenmez olduğu üzerine genel bir varsayım vardır. Bir babanın eksikliği, çocuk gelişimine zararlı görülmekte ve «uygun görülmeyen» dişi etkisi üzerine tez elden genellemelere varılmaktadır. ABD'de, ana ve çocuktan oluşan ailelerin genellikle yoksul zenci nüfus arasında görülmesi, bu yorumlara ırkçı bir nitelik vermektedir. Bununla birlikte, boşanma oranının yükselişiyle bu aile tipi beyaz orta sınıf arasında da gittikçe yaygınlaşmaktadır. Gerçekten, günümüz Amerikasında 6 çocuktan 1'i yalnızca tek bir ebeveyniyle yaşar ve gelecekte böyle bir ev halkı biçimi de pekâlâ artabilir. Bizim refah düzenlemelerimiz ve devlet politikalarımız, çoğu kez başka türlü birlikte kalmaya zorlayarak ailelerin dağılmasını etkilemektedir. Yasa koyucularımız henüz ilerlemede böyle niyet edilmeyen sonuçları ortaya koyan «etkin aile çalışmaları» içinde yeni yasaların nasıl deneneceğini öğrenmedi. Bununla birlikte, bu arada tek ebeveynli ailelerin aslında kötü olmadığı da anımsanmalıdır. I. ve II. Dünya Savaşlarını izleyen yıllarda, milyonlarca kadın, çocuklarını yalnız başına yetiştirmeyi başarmış ve bu, duyguları etkileyen örnek yüzeysel yargılara karşı bize bir uyarı olmuştur. Dahası, kesin bir gözlemde birçok «öz aile»nin akraba gruplarıyla yakın bağlarını genişletmeye çabaladıkları ve böylece bu olgu varsayılandan daha açık ve geçerli bir durum kazanmıştır. Sonuç olarak, birçok baba ve çocuklardan oluşan ailenin yeterli eleştirisel dikkatle ele alınmadıklarını biliyoruz.

Çekirdek ailenin bizzat tamamlandığı zaman bile, hâlâ geçerli bir tercih olup olmadığı da başka bir sorundur. Bugün birçok insan, küçük, tek ev halkından oluşan ailenin ekonomik olmadığı ve yıpratıcı bir özelliğe sahip olduğunu kabul ediyor. Aynı zamanda onların duygusal olarak hâlâ sağlıksız olduğu bireyleri modası geçmiş cinsiyet rollerine yükümlü kıldığı ve insanlığın mutluluğu için yalnızca evrensel işbirliğinin geçerli göründüğü bir çağda, çocuklarda egoist ve rekabetçi duygular yeşerttiği görülüyor. Modern ailenin sevgi ve yakınlığı sağlama dışında herhangi bir işlevi kalmadığı, bunun varlığını haklı göstermek için modern ailenin kesinlikle yeterli olmadığı tartışılmaktadır. Gerçekte, ailelerin eğitimsel, ekonomik ve koruyucu işlevi devlet tarafından sağlandığından beri, cinsel ilgi hemen hemen evliliğin temeli olmuştur ve bu temel gerçekte çok zayıftır. Bununla birlikte, yeniden evlilik ve boşanma, yetişkinler için bir ölçüde pratik olmasına karşın, çocuklara hiç de öyle görünmüyor. Koşullara göre, birtakım düşünceli erkek ve kadının daha kararlı «yeni ve ilerlemiş» aile modelleri araştırmaya devam etmeleri gerektiği, olası çözümlerin en uygunudur.

YENİ AİLE MODELLERİ

Modern çekirdek ailenin dezavantajları, eleştirmenlerin birçoğunu alternatif aramak üzere harekete geçirmiştir. Bunlar arasında bazı reformcular, Sanayi Devrimi öncesi geleneksel geniş aileye dönüşü arzu etmektedir. Oysa, günümüz koşullarında bu aile biçiminin yeniden nasıl kurulacağı pek açık değildir. Gördüğümüz gibi, bunun bazı çok ciddi kusurları da vardır. Ayrıca, şimdi bir hak olarak kazanıldığı düşünülen özel ve bireysel özgürlük talepleri de gözardı edilemez ya da bunların yerine, başka bir şey konulamaz. Öte yandan, önemsiz ölçüde genişlemiş çekirdek aileler herhangi bir çarpıcı sosyal reform olmaksızın, bireysel olarak yaratılabilir. Ancak böyle arasıra görülen küçük ilerlemelerin çok farkedeceğinden emin olacak çok az insan görünüyor. Aslında, gerçek sorun daha derinde yatıyor. Birçok insan, bir bütün olarak toplumda radikal bir dönüşüm gerçekleşmediği sürece, en iyi potansiyel isteklerinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini hissediyor. Bu insanlar daha iyi bir aile sistemi kurulmadan önce, «yeni bir erkek» ve «yeni bir kadın»ın yaratılması gerektiğine inanıyorlar. Onlara göre, egemen sosyal düzen herkesi başarılı gerçek mutluluğa karşı önceden hazırlıyor. Onlar, insan doğasının günümüzün sağlıksız uygarlığı tarafından bozulduğunu görüyor ve bu nedenle «yeni bir başlangıç» ve geleneklerden tam bir kopmanın gerçekleşmesini talep ediyorlar. Bu deneme isteği aslında yeni olmayıp yalnızca yakın tarihimizde görülen hareketlerle öncekinden çok daha geniş alanlara yayılmıştır. Böylece, bugün birtakım aile modelleri ülkenin ve dünyanın çeşitli yanlarında deneniyor. Aşağıdaki iki örnek bu olasılıkları sergilemekte.

Kibbutz

Kibbutz (İbranice: «grup»: çoğulu: kibbutzim), kolektif yerleşimcilerce İsrail'de uygulanan bir tarım biçimidir. Kolektifin üyeleri bulundukları kolektif için çalışıp her şeye ortak olurlar. Evli çiftler kendi meskenlerine sahiptir, ancak yemeklerini ortak yemek odalarında yerler. Tüm çocuklar ortak bir «çocukevi»nde yaşarlar. Eğitilmiş personelce denetlenip eğitilir, ancak ana-babaları onları akşamleyin birkaç saatliğine ziyaret edebilir. Böylece, çocuklar arasında özel ilişki kurulması için bazı özel bölümler vardır. Bununla birlikte, bekâr yetişkinler, çocuklarına bakmak için çalışır ve bu nedenle onları kendi çocuğu saydığı için, kibbutzlarda, dış dünyada görülenden daha geniş anlamda ve yeni bir aile biçimi vardır. Evlilikler tek eşlidir. Çiftlere ayrı bir oda verilerek evlilikleri kabul edilmiş olur. Evlenmemiş genç insanlar arasındaki cinsel ilişki hoşgörüyle karşılanır, ancak er ya da geç, sürekli bir birliğe eğilim duyulur. Evli çiftler çoğunlukla dışarıdan getirilir. Kadınlar, kızlık soyadlarını korur ve kibbutzların bir üyesi olarak, kişisel hakları olduğu gibi kalır.

Görüldüğü gibi, bu sosyal düzenlemede geleneksel anlamda aileler yoktur, çünkü anababalar ve çocuklar birlikte yaşamazlar. Bundan başka, anababalar ne kendileri için, ne birbirleri için, ne de kendi evlatları ya da akrabaları için çalışırlar. Tersine, çalışma, eğitim ve tüm sosyal hizmetler onların yeteneklerine ve gereksinimlerine göre kolektif olarak paylaşılır. Kibbutz, yaratılmasını daha insancıl bir toplum kurmak isteyen İsrailli yerleşimcilerin idealizmine borçludur. Bununla birlikte, bazen artan başarıdan dolayı bu idealizmi canlı tutmakta güçlük çekilir. Dahası, bu deneyim her zaman herkesin hoşuna gitmez, İsrailde bile. Şimdiye dek bu uygulama başka ülkelerde de geniş bir biçimde kopye edilmiş değildir.

Komün

Bugün komün sözcüğü hayat pahalılığını azaltmaya çabalayan kent orta sınıfın belli pratik düzenlemelerinden «hippi çiftliklerine» değin uzanan çeşitli komünal ev biçimleri için kullanılır. (Çin Halk Cumhuriyetinde de kırsal kesimlerde görülen ve belli mülkiyet ve yaşam biçimine tekabül eden bir üretim birimidir komün.)

Aslında komün, yaşanılan bir yuva ve içinde yemek pişirme, dikiş, çamaşır yıkama, bahçecilik, alışveriş ve çocuk bakımı vd. işlerin yaygın anlamda birkaç çekirdek ailenin birleşmesiyle kolektif olarak daha ucuza sağlanmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle, bazı bu tür aileler paralarını biriktirmek için kaynaklarının bazılarını biraraya getirmeye başladı. Onların «komünü» paylaşılmış bir evin ve aletlerden daha etkin kullanımından başka bir şeyi içermeyebilir. Oysa, daha radikal çözümler de vardır. Özellikle son birkaç on yıl içinde birtakım genç insanlar toplumdan «ayrı», «yabancılaşmış insanlar», kırda ya da kentin bitişiğinde bir yerlerde «komünal» alternatif yaşam biçimi oluşturdular. Amerika'da, daha doğal bir yaşam biçimine doğru bu tür hareketler uzun zamandır ve etkin bir tarihsel geçmişle görülmektedir. Günümüzde, Amerikan «radikal» komünleri, kurucularının özel yardımlarına bağlı, büyük ölçüde farklı biçimlerde görünüyor hâlâ. Bazıları dar dinsel inançlar temelinde kurulurken, bazıları da daha dünyevi ve hazcı oluyor. Bazıları resmi tek eşli evlilikler içeriyor, bazıları düzeltilmiş poligami ya da grup evliliklerinin belli tiplerini kapsıyor. Bazı anababalar çocuklarını eğitmek için okula gönderirken, bazıları da kendi kendilerine eğitmeye çabalıyor. Bazı komünler kolektif sahipliği deneyerek, ekonomik bakımdan kendi kendilerine yeterken, bazıları da hayırseverlerden gelen mali destek, gıda ya da benzeri yardımlarla dışarıdan gelen gelirlere bağlı oluyor. Bazı komünler yıllardır göreli olarak durumunu korurken, bazıları da henüz deneyimsiz olanlara uyarıcı bir örnek gibi sefil bir biçimde sürünüp gidiyor ya da parçalanıyor.

Konuyu çeşitli açılardan daha derin bir bakışla, çağdaş komünler üzerine herhangi bir uygun sonuca varmak oldukça zor. Kuşku yoktur ki, birçok durumlarda, bugün bizim bildiğimiz «normal» ailenin yerine getiremeyeceği birçok insanın gereksinmesini karşılar. Birçok komünün başarısızlığı, onların çoğu kez soylu niyetlerine gölge düşürmüyor. Özet olarak, komünal deneyimlerin gelecekte de iyi bir biçimde devam etmesi beklenilmelidir. Böyle deneyimler daha geniş ölçüde kopye edilebilecek değerli seçenekler sunabilirler.
TARLA KUŞUYDU JULIET  
 


Shakespeare' in yüzyıllardır insanları gözyaşına boğan karakterleri Romeo ve Juliet, Ephraim Kishon' un yeni kurgusunda günlük yaşantı ve çığırından çıkmış bir evlilik içinde ele alınıyor. İntiharın eşiğinden döndükten sonra evlenip bir de çocuk sahibi olan "kıdemli aşıklar" kimsenin öngöremediği bir hayatı sürdürürler. Bu dünyanın yaratıcısı Shakespeare mezarında ters döner ve olaylara müdahale etmek üzere eve gelir.

Engin Alkan'ın rejisiyle Romeo ve Juliet öyküsüne farklı bir yerden baktıran ve çağdaş bir "klasik" olarak İ.B.B. Şehir Tiyatroları repertuarında yerini alan oyunda, öten tarla kuşu muydu bülbül müydü sorusunun cevapsızlığı altına “aşk nasıl bu hale gelir”in cevabı aranıyor.

Pişirilen yemeklerin buharlarının canlı icra edilen notalarla kaynaştığı iki saatlik şölende, tariflere uygun yapılmaya kalkıldığında hep tadı kaçmış, alışveriş listelerinde unutulmuş, akşam yemeği telaşı arasında kaynamış ve sonunda dibi tutmuş “efsane aşk” ın tüm zamanlarda, tüm tanıdıklığıyla “ille de var” lığı hatırlatılıyor.


 
İ.B.B. ŞEHİR TİYATROLARI / EKİM 2009



 
Reklam  
   
DEFTER  
 
 
GÖSTERİMDEKİLER  
 



ALEMDAR

İSTANBUL EFENDİSİ







 
ARŞİV  
 






 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=