.
İÇERİK  
  Ana Sayfa
  İletişim
  KAYNAK KULLANIMI HAKKINDA...
  EPHRAIM KISHON- Yazar
  HALE KUNTAY - Çevirmen
  KISHON USULU ROMEO JULIET
  ROMEO ve JULİET -III.PERDE V. SAHNE
  ŞARKI SÖZLERİ
  KISA KISA
  MERAKLISINA SEÇME ROMEO JULIET'LER
  "TARLA KUŞUYDU JULIET" OYUNU ÜZERİNE
  TARLA KUŞU VE BÜLBÜL
  LUCRETIA
  RAPE OF LUCRECE
  MEKANLAR
  ELIZABETH DÖNEMİ LİRİK ŞİİRLERİ
  TÜM ZAMANLARIN YAZARI
  SHAKESPEARE'S STRATFORD
  PORTRAITS OF SHAKESPEARE
  KATOLİK İNANCINDA EVLİLİK
  AŞKIN HALLERİ
  AŞK VE EVLİLİK: ÇOĞALMANIN DÜŞÜNYAPISI
  YAHUDİLİKTE EVLİLİK VE BOŞANMA
  EVLİLİK VE AİLE
  SEKS VE İLİŞKİ
  İTALYAN MUTFAĞI VE MAKARNA
  YEMEKLERİN TOPLUMSAL İŞLEVLERİ
  YEME VE CİNSELLİĞİ DÜZENLEYEN LİMBİK SİSTEM
  FREUD'TAN..
  KUTSAL EVLİLİĞİN KAYNAKLARI
  AŞK UZERİNE MARAZÎ BİR DENEME DAHA
  PSİKİYATRİK AÇIDAN EVLİLİK VE CİNSELLİK
  SHAKESPEARE' DE EROTİK ÖGELER
  SHAKESPEAR'İN OYUNLARINDA SİYASET
  YEME EYLEMİ VE CİNSEL UYARICILAR İLİŞKİSİ
  SHAKESPEARE' İN HAYATTAYKEN YAPILAN TEK PORTRESİ
  OYUN HAKKINDA GÖRÜŞLER



																							
FREUD'TAN..

FREUD’TAN  

 

“Dünyayı devindiren açlık ve aşktır” Schiller

 

İÇGÜDÜ KAVRAMI

 

         İçgüdü doğuştan gelen ve türe göre değişen belirli uyarılarla karşılaşıldığında bunlara önceden saptanabilecek türden refleks denebilecek şekillerde cevap verme özelliğidir.Bu anlam itibarı ile içgüdü reflesk arkının karakteristikleri ölçüsünde anlaşılabilecek ve hayvanlar aleminde kendisine yer bulabilmesi daha kolay bir terimdir.Dürtü ise organizmanın uyarıya karşın cevap verme potansiyelini saklı tutar.Ancak verilen cevap refleks olmaktan çok "ego" denilen zihinsel yapıdan süzülerek gelen "belirlenmiş ve orgnizmaya özgün " bir nitelik taşır.

         Freud‘a ilk yapıtlarında içgüdüleri “ego içgüdüleri” ve “cinsel içgüdüler” olarak ikiye ayırıyordu.

         Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları” adlı 1930 senesinde yayınlanan yapıtının bir bölümünde bu ayrımı yapmasında Schiller’in bir şiirinden esinlendiğini söyler.”Dünyayı devindiren açlık ve aşktır” şeklidenki Schiller beyiti ; Freud’un açlığı ,bireyi korumayı hedefleyen ego içgüdüleriyle,aşkı da cinsel nesnelerin peşinden, türü korumaya yönelik olarak koşan cinsel içgüdülerle özdeşleştirmeye yöneltir.Libido terimini ise başta sadece cinsel dürtülerin sahip olduğu enerjiyi anlatmak üzere kullanacaktır.        

         Bu arada Freud’un “ego içgüdülerini” “libidinal içgüdülerden” ayırmaya götüren şeyin bir yerde aktarım nevrozlarını açıklama çabası olduğunu belirtmeliyiz. Zira aktarım nevrozlarında dirence neden olan etkenin,tüm nevrozlarda olduğu gibi kendini koruma içgüdüsü (ego içgüdüsü) olduğu farzedilmişti.

         Freud ego içgüdülerini önceleri , nevrotik rahatsızlıklar sırasında dış dünyanın uyarılarına karşı kapanma ve duyarsızlık göstermek suretiyle kişinin kendisini korumak üzere başvurduğu bir strateji olarak düşünmüştü. Nevrotik kişi gerçek dünyada elde edebileceklerinden vazgeçiyor ve arzusunu düşlemleri ile doyuruyordu.Bu esnada olgunun teorik açıklamasını nevrotiğin kendisini savunan ego içgüdüleri ile cinsel içgüdüleri arasındaki savaşta görüyordu.Bu savaş esnasında nevrotik ıstırap çkiyor,libidinal isteklerinden kendisini savunmak uğruna sonunda vazgeçiyor ve bu vazgeçmenin sonucunda psikiyatrik semptom oluşuyordu

         Ancak böyle bir içgüdüsel  karşıtlığın gerçek bir karşıtlık olmadığı giderek anlaşıldı ve sonunda iki tür içgüdünün yapısında yer alan enerjinin aynı türde olduğu –libidinal enerji- kabul edildi..1920 de “Haz ilkesinin ötesinde” eserinden sonra içgüdülerin sayısı yine ikiydi,ancak karşıt içgüdüler “Eros” denilen “yaşam içgüdüsünden” kaynaklanan “libidinal içgüdü” ile “Thanatos” denilen “ölüm içgüdüsünden” kaynaklanan  “yok edici-saldırgan içgüdü” olarak ortaya konulmuştu.

 

YAŞAM İÇGÜDÜLERİ: Bireyin yaşamın ve türünü sürdürmesini sağlarlar.
Açlık, susuzluk, cinsellik vs. Yaşam içgüdülerini çalıştıran enerjiye de “ libido ” demiştir. Cinsellik içgüdüsünün devinimiyle insan davranışlarını açıklamaya çalışmıştır. Freud’ a göre cinsel içgüdü bir içgüdüler toplamıdır. Her bir isteğin kaynaklandığı bedensel bölgeler farklıdır Bu bölgelere “ erojen bölgeler ” adını vermiştir. Erojen bölgeler dokunulduğunda hoşlanım duygusu veren, bedenin duyarlı deri ve mukosa kısımlarıdır. Emme; oral hoşlanım, dışkılama; anal hoşlanım, dokunma, ovma , sürtme; cinsel hoşlanım yaratır.

Çocuklukta cinsel içgüdüler bağımsızken, ergenlikte üremeye yönelik birlikte hareket ederler. İnsanı canlı kılan, yaşama bağlayan içgüdülerdir.

 

ÖLÜM İÇGÜDÜLERİ: Yıkıcı güçlerdir. Ölüm içgüdüleri daha gizil, daha
derindedir. Ölüm içgüdüleri hakkında bilinenler daha azdır. Her insan ölümlü olduğunu bilir. Yaşam, ölüme giden dolaylı bir yoldur. Her insanda gizil olarak bir ölme isteği vardır.
Freud ölüm içgüdüsünü Fechner’in “ tüm yaşayan süreçler sonuçta madensel dünyanın sürekliliğine dönüşürler ” ilkesi üzerine kurmuştur.
Saldırganlık ölüm içgüdüsünün önemli bir türevidir. Ölüm içgüdüsünün iç noktası bireyin bu yıkıcı güçleri kendine yöneltmesi ve kendini yok etmek istemesidir. Yaşam içgüdüleri bireyin yıkıcı gücünü dış çevreye yöneltmesine neden olurlar. Yaşam içgüdüleri, ölüm içgüdüleri ya da bunların türevleri birbirlerinin yerine geçebilir, birbirlerini etkisiz de kılabilirler. Sevginin yerini şiddetin alması gibi.

 

 

 

UYGARLIK, TOPLUM ve DİN

Sigmund Freud

GRUP RUHBİLİMİ VE EGO ÇÖZÜMLEMESİ (1921)

 

LE BON'UN GRUP AKLI TANIMLAMASI

         LeBon ... diyor ki: "Bir ruhbilimsel grubun sunduğu en çarpıcı gariplik şöyledir. Onu oluşturan bireyler kim olursa olsun, yaşam tarzları, işleri, karakterleri, ya da zekaları ne kadar benzer ya da farklı olursa olsun bir gruba dönüşmüş olmaları olgusu onları, her birinin yalıtılmış bir haldeyken duyumsadıkları, düşündükleri ve davrandıklarından çok farklı bir, biçimde duyumsamalarına, düşünmelerine ve davranmalarına yol açan bir tür kolektif akıl sahibi yapar. Bireyler bir grup oluşturmadıkça ortaya çıkmayan ya da kendilerini eyleme dönüştürmeyen belirli düşünceler ve duygular vardır. Ruhbilimsel grup, tıpkı canlı bir beden oluşturan hücrelerin, birleşmelerinden her hücrenin tek başına sahip olduklarından çok farklı nitelikler sergileyen yeni bir oluşum ortaya çıkarmaları gibi, birbirlerine benzemeyen öğelerin bir an için birleşmesinden oluşmuş geçici bir oluşumdur."

Eğer grup içindeki bireyler bir birlik halinde birleşiyorlarsa mutlaka onları birleştiren bir şey olmalıdır ve bu bağ kesinlikle grup için niteleyici olan olsa gerektir.

         LeBon bireylerin özel edinimlerinin bir grupta güdük hale geldiğini ve böylece aralarındaki farklılığın kaybolduğunu düşünür. Irksal bilinçdışı ortaya çıkar; birbirine, benzemez olan tekdüzenin içinde kaynaşır. Diyebiliriz ki bireylerin içinde gelişimi böylesi benzemezlikler gösteren zihinsel üstyapı ortadan kaldırılır ve herkeste benzer olan bilinçdışı temeller gözler önüne serilir.

         LeBon onların aynı zamanda daha önceden sahip olmadıkları nitelikler sergilediklerine inanır ve bunun nedenini üç farklı etmende arar.

“Birincisi bir grubun bir kesimini oluşturan bireyin, salt sayısal düşüncelerle, tek başınayken zorunlu olarak denetim altında tutacağı içgüdülere boyun eğmesine izin veren bir sınırsız güç duygusu edinmesidir. Bir grubun adsız, bunun sonucunda da sorumsuz olması düşüncesiyle bireyleri her zaman kontrol eden sorumluluk duygusunun tümüyle yok olduğu düşüncesinden kendini alıkoymaya çok daha eğilimli olacaktır.”

Bize göre bir grupta bireyin kendisine bilinçdışı içgüdüsel itkileri üzerindeki bastırmaları fırlatıp atma izni veren koşullar içine girdiğini söylemek yeterlidir. ... Bu koşullarda vicdanın ya da bir sorumluluk duygusunun ortadan kaybolmasını anlamakta güçlük çekmeyiz.

“İkinci neden de ... bulaşmadır. Bulaşma, oluşturması kolay ama açıklaması zor bir görüngüdür. ... Bir grupta her duygu ve eylem bulaşıcıdır ve öylesine bulaşıcıdır ki bir birey kolayca kendi kişisel çıkarını grubun çıkarına feda edebilir. Bu kendi doğasına ters bir eğilimdir ve bir insanın bir grubun bir kesimi olduğu zaman dışında pek de beceremediği bir şeydir.”

“Üçüncü ve en önemli neden, ... telkin edilebilirlik.

Bugün çeşitli süreçlerle bir bireyin bilinçli kişiliğini tümüyle yitirerek kendisini bundan yoksun bırakan uygulayıcının tüm telkinlerine itaat ettiği, karakterine ve alışkanlıklarına kesinlikle zıt olan eylemlere kalkıştığı bir konuma getirilebildiğini biliyoruz. ... Bir süre eylem içindeki bir grubun içinde yer almış bir bireyin çok geçmeden kendini hipnotize edilmiş kişinin kendini hipnotize edenin ellerinde bulduğu “büyülenme” haline çok benzeyen bir hal içinde bulduğunu kanıtlıyor gibidir. Bilinçli kişilik tümüyle gözden silinmiştir; istenç ve sağduyu yitmiştir. Tüm duygular ve düşünceler hipnotize edenin

belirlediği doğrultuda çarpılmıştır.

Telkin gruptaki tüm bireyler için aynı olduğundan karşılıklılık nedeniyle güç kazanır.” “O halde bilinçli kişiliğin ortadan kaybolmasının, bilinçdışı kişiliğin egemenliğinin, telkin ve de duyguların ve düşüncelerin yayılması aracılığıyla aynı yöne dönülmesinin, tüm bunların bir grubun bir kesimini oluşturan bireyin temel nitelikleri olduğunu görüyoruz. O artık kendisi değildir; kendi istenci tarafından yönetilmekten vazgeçmiş bir otomattır.”

Bulaşma aslında telkin edilebilirliğin bir görünümü gibidir. “Sadece örgütlü bir grubun bir kesimi olmakla bir insan uygarlık merdiveninde birkaç

basamak birden aşağı iner. Bir başınayken eğitilmiş bir insan, kalabalık içinde bir barbar -yani içgüdüsüyle davranan bir yaratık- olabilir. İlkel yaratıkların kendiliğindenliğine, şiddetine, vahşiliğine ve aynı zamanda heveslilik ve kahramanlığına sahip olur.”

         Grupların ahlak kuralları hakkında doğru bir yargıya varmak için insan bireylerin bir grup halinde bir araya geldiklerinde tüm bireysel ket vurmalarının zayıfladığını ve bireylerde ilkel bir dönemin kalıntısı olarak uyuyan tüm kıyıcı, kaba ve yıkıcı içgüdülerin özgürce doyum bulmak üzere harekete geçtiğini göz önünde bulundurmalıdır. Ama telkin etkisi

altında gruplar kendini feda etme, bencil olmama ve bir ülküye adanma biçiminde yüksek başarılar da elde edebilirler. Yalıtılmış bireylerde kişisel çıkarlar neredeyse tek güdücü güçken, gruplarda bu nadiren belirgindir. Bir bireyin ahlaki standartlarının bir

grup tarafından yükseltilmesinden söz etmek mümkündür. Bir grubun entelektüel kapasitesi her zaman bir bireyinkinden çok aşağıdayken, ahlaki tutumu bireyinkinin battığı derinliklere göre daha yüksekte kalabilir.

Gruplarda en karşıt düşünceler aralarındaki mantıksal zıtlıktan herhangi bir çatışma çıkmaksızın yan yana varolabilir ve birbirine hoşgörü gösterebilir.

 

Ayrıca bir grup, sözcüklerin gerçekten büyülü gücünün etkisi alt ındadır; sözcükler grup aklında en büyük fırtınaları koparabilirler ve de onları kontrol altına alma yetenekleri de vardır. "Mantık ve argümanlar, belli sözcükler ve denklemlerle savaşmada yetersizdir.

Onlar grupların huzurunda vakarla söylenir ve telaffuz edilir edilmez her yüzde bir saygı ifadesi belirir ve tüm başlar eğilir. Çoğu kişi tarafından onlar normal güçler ya da doğaüstü kuvvetler olarak görülür." Bununla ilişkili olarak ilkel insanlar arasında adlara yüklenen tabuları ve ilkelerin adlara ve sözcüklere yükledikleri büyüsel güçleri anımsamak yeterlidir.

Ve son olarak asla hakikatin peşine takılmamışlardır. ... Israrla gerçek olmayana gerçek olana göre öncelik tanırlar; hakiki olmayan tarafından neredeyse hakiki olan kadar kuvvetle etkilenirler. İkisi arasında ayrım yapmama konusunda açık bir eğilimleri vardır.

 

TELKİN VE LİBİDO

         Libido, coşkular kuramından alınmış bir ifadedir. ... Sevgi ile kastedilen şeyin çekirdeği, (ki bu yaygın olarak aşk denen ve şairlerin şarkısını söylediği şeydir) hedefi cinsel birleşme olan cinsel sevgiden ibarettir. ... cinsler arasındaki ilişkilerde bu itkiler yollarını cinsel birleşme doğrultusunda zorlar ama diğer koşullarda bu hedeften saparlar ya da ona ulaşmaktan alıkonulurlar.

         Ruh çözümlemesi bu sevgi içgüdülerine ... kökenleri nedeniyle cinsel içgüdüler adını vermektedir.

         İnsan bu yolun kendisini nereye götüreceğini bilemez; önce sözcüklerde izin verirsiniz sonra yavaş yavaş esasta da. Cinsellikten utanmakla hiçbir yarar görmüyorum.

 

AŞIK OLMA VE HİPNOZ

 

         Genellikle çocuk beş yaşına geldiğinde sona eren ilk evresinde çocuk ilk sevgi nesnesini ana babasının birinde ya da ötekinde bulmuştur ve tüm cinsel içgüdüleri doyum istemleriyle bu nesnede birleşmiştir. Daha sonra başlayan bastırma, çocuğu bu çocuksu cinsel hedeflerin pek çoğundan vazgeçmeye zorlar ve geride ana babasıyla ilişkisinde derin bir değişiklik bırakır.

Bildiğimiz gibi erinlikte doğrudan cinsel amaçlara yönelik yeni ve çok güçlü itkiler oluşur.

         Onu kendi egomuzun ulaşmaya çabaladığı ve şimdi kendi narsisizmimizi doyurmak için bu dolambaçlı yoldan elde edeceğimiz mükemmellikler yüzünden severiz.

         Her aşık olma olgusunda alçakgönüllülük, narsisizmin kısıtlanması ve kendini yaralama çizgileri ortaya çıkar; uç örneklerde onlar yalnızca şiddetlendirilmiş olur ve kösnül istemlerin geri çekilmiş olmasının sonucunda tek başlarına bir üstünlük içinde kalırlar.

Bu özellikle mutsuz ve doyurulamayan sevgilerde kolaylıkla ortaya çıkar; çünkü her şeye karşın her cinsel doyum her zaman cinsel aşırı değerlendirmede bir azalmayı da içerir.

         Egonun nesneye bu, artık soyut bir düşünceye yüceltilmiş bir adanmadan ayırt edilemeyen “adanma”sıyla aynı zamanda ego ülküsüne ayrılmış işlevler tümüyle çalışmaz olur. Bu öğenin uyguladığı eleştiri sessizdir; nesnenin yaptığı ve istediği her şey doğru ve kusursuzdur. Nesne uğruna yapılan hiçbir şeye vicdan uygulanamaz;· sevginin körlüğü içinde insafsızlık, kıyıcılık derecesine ulaşır. Tüm durum bir formülde tam olarak özetlenebilir: Nesne ego ülküsünün yerine konmuştur.

         Şimdi özdeşleşme ile aşık olmanın “hayranlık” ya da “kölelik" diye betimlenebilecek bu uç gelişimleri arasındaki farkı kolayca tanımlayabiliriz. Birinci durumda ego kendisini nesnenin nitelikleriyle zenginleştirmiş, nesneyi Ferenczi'nin [1909] ifadesiyle "içealmış"tır. İkinci durumda ego fakirleşmiş, kendini nesneye teslim etmiş, nesneyi kendisinin en önemli bileşeninin yerine geçirmiştir. Ancak biraz daha derinlemesine düşününce bu tür bir özetlemenin aslında var olmayan karşıtlaştırmalar yarattığı ortaya çıkar. Ekonomik olarak hiçbir fakirleşme ya da zenginleşme sorunu yoktur: hatta uç bir aşık olma olgusunu egonun nesneyi içe aldığı bir durum olarak tanımlamak olasıdır.

Aşık olmadan hipnoza doğal olarak yalnızca kısa bir adım vardır. İkisinin uzlaştığı noktalar açıktır. Sevilen nesneye yöneltilenin aynı aciz boyun eğme, aynı itaat, aynı eleştiri yoksunluğu hipnozcuya da yöneltilir. Öznenin kendi inisiyatifinin aynı çökertilmesi görülür. ... Hipnozcu tek nesnedir ve ondan başka hiç kimseye dikkat edilmez. ...

         Hipnotik ilişki sevilen birine cinsel doyum hariç sınırsız bir bağlanmadır: oysa gerçek aşık olma olgusunda bu tür doyum yalnızca geçici olarak geride bırakılır ve daha ileri bir zamanda olası bir amaç olarak geri planda kalır.

İnsanlar arasında bu kalıcı bağları gerçekleştirenin kesinlikle şu amaçlarına ket vurulmuş cinsel itkiler olduğunu görmek ilginçtir. Ama bu, onların tam doyum elde edememesi olgusundan kolayca anlaşılabilir; oysa amaçlarına ket vurulmamış cinsel itkiler cinsel amaca her ulaşıldığında enerji deşarjı sayesinde olağandışı bir indirgemeye uğrarlar.

         Doyurulduğu zaman sönmek kösnül (cinsel) sevginin yazgısıdır; kalıcı olabilmesi için başlangıçtan itibaren salt sevecen öğelerle -yani amaçlarına ket vurulmuş öğelerle karıştırılmalı ya da kendisi bu türden bir değişime uğramalıdır.

         Grupların ya da en azından buraya kadar sözü edilen grupların -yani bir önderi olan ve çok fazla örgütlenme aracılığıyla ikincil olarak bir bireyin özelliklerini edinememiş grupların- libidinal yapıları için bir denklem verebilecek bir konumdayız. Bu tür bir birincil grup bir ve aynı nesneyi ego ülkülerinin yerine geçirmiş ve bunun sonucunda kendilerini birbirlerinin egolarında birbirleriyle özdeşleştirmiş bireyler topluluğudur.

 

TARLA KUŞUYDU JULIET  
 


Shakespeare' in yüzyıllardır insanları gözyaşına boğan karakterleri Romeo ve Juliet, Ephraim Kishon' un yeni kurgusunda günlük yaşantı ve çığırından çıkmış bir evlilik içinde ele alınıyor. İntiharın eşiğinden döndükten sonra evlenip bir de çocuk sahibi olan "kıdemli aşıklar" kimsenin öngöremediği bir hayatı sürdürürler. Bu dünyanın yaratıcısı Shakespeare mezarında ters döner ve olaylara müdahale etmek üzere eve gelir.

Engin Alkan'ın rejisiyle Romeo ve Juliet öyküsüne farklı bir yerden baktıran ve çağdaş bir "klasik" olarak İ.B.B. Şehir Tiyatroları repertuarında yerini alan oyunda, öten tarla kuşu muydu bülbül müydü sorusunun cevapsızlığı altına “aşk nasıl bu hale gelir”in cevabı aranıyor.

Pişirilen yemeklerin buharlarının canlı icra edilen notalarla kaynaştığı iki saatlik şölende, tariflere uygun yapılmaya kalkıldığında hep tadı kaçmış, alışveriş listelerinde unutulmuş, akşam yemeği telaşı arasında kaynamış ve sonunda dibi tutmuş “efsane aşk” ın tüm zamanlarda, tüm tanıdıklığıyla “ille de var” lığı hatırlatılıyor.


 
İ.B.B. ŞEHİR TİYATROLARI / EKİM 2009



 
Reklam  
   
DEFTER  
 
 
GÖSTERİMDEKİLER  
 



ALEMDAR

İSTANBUL EFENDİSİ







 
ARŞİV  
 






 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=